Kamuoyunda, 3713 sayılı “Terörle Mücadele Kanunu”nda değişiklik amacıyla, bir “komisyonun” çalışma yaptığına ilişkin haberler yer almışsa da, komisyonun çalışmaları aleni olarak yapılmadığı ve ortada somut bir tasarı olmadığı için, tasarının yeterince tartışılıp değerlendirilme imkânı olmamıştır. Ancak, “Terörle ücadele Kanunu”nda öngörülen değişiklikleri içeren bir “taslağın”, kamuoyundayer alması üzerine, Derneğimiz, bu değişikliklerin “hukuki boyutunu” incelemek ve kamuoyuna arzetmek üzere bir çalışma yapmaya karar vermiş ve uzman hukukçulardan oluşan bir “komisyon” oluşturmuştur.
Kamuoyuna sunulan “taslak”, resmi ve yetkili bir kurum tarafından hazırlanmadığı, yasalaşma sürecinde, T.B.M.M. alt komisyonları ve T.B.M.M. Genel kurulu tarafından esaslı değişikliklere uğraması (kuvvetle) muhtemel olduğundan, sadece bu taslağa dayalı bir çalışmanın, “eksik” olacağı düşünülmüştür. Bunun sonucu olarak, taslaktaki değişiklik önerilerinin her biri ayrı ayrı ele alınmakla birlikte, Terörle Mücadele Kanununun “tamamı” üzerinde inceleme yapılmasına karar verilmiştir.
Komisyonumuz, “kişilere endeksli” ve “konjonktürel” değerlendirmelerin, objektif bir nitelik taşımayacağı düşüncesiyle, çalışmalarının, sağlam bir zemin üzerinde yapılması gereği hususunda uzlaşmaya varmış, bu (ortak) zemini de, “Hukukun üstünlüğü” ilkesi olarak belirlemiştir.
Hukukun üstünlüğü ilkesinden hareketle bir hukuk devletinde ayrıca bir Terörle Mücadele Kanununa gerek olmadığı görüşü büyük çoğunlukla benimsenmiştir.
II. TARİHÇE
Terörle Mücadele Yasasının kabul edildiği tarihten bu güne kadar yapılan değişiklikler dikkate alınmadığı takdirde, “bu gün” yapılacak bir değişikliğin, ne anlama geldiği bilinemeyecek, tarihsel gelişimi dikkate almayan çalışma, “eksik” olacaktır. Zira, “Terörle Mücadele Yasası” Türk mevzuatına, 12.04.1991 tarihinde girmiş olup 15 yıldır uygulanmaktadır. Terörle Mücadele Yasasında bugüne kadar köklü değişiklikler yapılmış, yasanın bazı maddeleri ve fıkraları, Anayasa Mahkemesi tarafından “iptal” edilmiştir. Bütün bu değişiklikler, hem yasanın ve hem de Türkiye'nin tercih ettiği yönü göstermektedir. Terörle Mücadele Yasasının tarihsel gelişimi bundan sonra yapılacak değişiklikler için de belirleyici olacaktır. Bu konuda geriye dönüş olmamalıdır.
a) Terörle Mücadele Yasasının kabulü
3713 sayılı Terörle Mücadele Yasasının Tür mevzuatına, hangi şartlar altında girdiği büyük önem taşımaktadır. Düşünce ve örgütlenme özgürlüğünü suç olarak niteleyen 765 Sayılı T.C.K ‘nun, 141, 142 ve 163. maddelerinin yürürlükten kaldırılması çok önemli bir gelişmedir. Ancak bu olumlu süreç, 3713 sayılı yasanın, yasal düzenlemesiyle “terörle mücadele”bahane edilerek kişi hak ve özgürlüklerini hiçe sayan, kişi güvenliğini yok eden bir siyasal iktidar düzeni oluşturmasıyla bozulmuştur. Özellikle terör tanımının genişliği ve belirsizliği ülkemizde yaşayan/bulunan her kişiyi potansiyel terör suçlusu konumuna sokmuştur.Yasanın terör anlayışı; hukuk devleti, insan hakları, kişi hak ve özgürlükleri anlayışıyla çelişik uygulamalar oluşmuş ve yasakçı totaliter bir uygulama ortaya çıkmıştır.
b) Terörle Mücadele Yasasında yapılan değişiklikler
Terörle Mücadele Yasasında, ifade özgürlüğünü kısıtlayan hükümler bulunmaktadır. Örneğin, 3713 sayılı Terörle Mücadele Yasasının 8.maddesi, sadece ifadeyi yasaklayan bir nitelik taşımaktadır. Dönemin hükümeti, özgürlüklerin genişletilebilmesi için uygulamaya da büyük görev düştüğünü belirterek, bu yasanın, “terör faaliyeti” olarak nitelenemeyecek durumlarda uygulanmayacağını düşünmüştür. Bu yasayla ilgili “uygulama”, -malesef- hükümetin beklentilerinin karşılanamadığını göstermektedir. Cebir ve şiddet içermediği halde, sırf düşüncelerinden dolayı, binlerce kişi, bu yasa kapsamında yargılanmış ve mahkûm edilmiştir.
Türkiye Cumhuriyetinin, Avrupa Birliği'ne tam üyelik başvurusuyla birlikte, ifade özgürlüğünü kısıtlamaya yönelik hükümler, kaldırılmak zoruna kalınmıştır. Üzücüdür ki özgürlüklere ilişkin bu gelişmeler dış baskılarla olmuştur. Bu kabilden olmak üzere “Uyum Yasaları”[1] olarak adlandırılan yedi yasa, Türk mevzuatında önemli değişiklikler yapmıştır. Bu uyum yasalarından altıncısı ile, ‘terörle mücadele yasasında, örgüt tanımından, suçun unsurlarına kadar, esaslı değişiklikler yapılmıştır.[2]
Bunun yanında, “Anayasa Mahkemesi” de, 3713 sayılı “Terörle Mücadele Yasası”nın birçok maddesini ve fıkrasını iptal etmiştir.[3]
c) Ceza ve Ceza Muhakemesi Yasasında yapılan değişiklikler
Türkiye'nin, Avrupa Birliği'ne tam üyelik girişimi, 3 Kasım 2002 seçimlerinden sonra AKP nin hükümet olmasıyla büyük bir ivme kazanmıştır. Bu amaçla, anayasada ve yasalarda, esaslı değişiklikler yapılmaya başlanmıştır. Özellikle eski ceza mevzuatı tamamen yürürlükten kaldırılmış, adeta, kökten değiştirilmiştir. Örneğin, 765 sayılı “Türk Ceza Kanunu” yürürlükten kaldırılmış, yerine, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu kabul edilmiştir. 1412 Sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu tamamen yürürlükten kaldırılmış, yerine, 5271 sayılı, Ceza Muhakemesi Kanunu kabul edilmiştir. Bu iki yasayı tamamlayıcı nitelikte bulunan 647 Sayılı Ceza İnfaz Yasası da tamamen yürürlükten kaldırılmış, yerine 5275 Sayılı Yasa Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin Infazı Hakkında Kanun kabul edilmiştir.
Yukarıda özetlendiği üzere, 3713 sayılı Terörle Mücadele Yasası, 765 Sayılı T.C.K. nun 141, 142 ve 163. maddelerini yürürlükten kaldırmak suretiyle, bir “değişim” sürecini başlatmıştır. Terörle Mücadele Yasasında uyum yasalarıyla yapılan değişiklikler, özellikle propagandayı suç sayan 8.maddeyi yürürlükten kaldırılması, ifade özgürlüğü açısından olumlu bir gelişmedir. Geçtiğimiz yıl, ceza mevzuatında yapılan köklü değişikliklerle, bu değişikliklerin, sadece baskıyı hafifletmekle kalmayacağı, bu sürecin daha da ileriye götürülmek istendiği anlaşılmaktadır. Terörle Mücadele yasasının kabul edildiği tarihten bu güne kadar gelişim süreci dikkatli bir şekilde izlendiğinde, sürekli bir şekilde, özgürlüklerin arttığı, yasakçı hükümlerin azaldığı gözlenmektedir. Bundan sonrada en azından böyle olmalıdır.
III. MEVCUT UYGULAMA
Yapılan değişikliklerle kişi güvenliğinin en önemli boyutu olan sanık hakları açısından ciddi bir iyileşme ortaya çıkmıştır. Gözaltı süreleri ve müdafiiden ceza koğuşturmasının her aşamasında yararlanma bakımından bütün suçlarda ortak bir standart sağlanabilmiştir. Esasen TCK ve CMK değişikliği çalışmalarını yürüten komisyon üyeleri TMK na ihtiyaç kalmayacak bir mevzuat çalışması yaptıklarını ve bu kanunlardaki değişikliklerin yürürlüğe girmesinden sonra TMK na gerek olmadığını beyan etmişlerdir. Mevcut durum itibarıyla TMK nu TCK dan ayıran belirgin özellikler daha ağır ceza yaptırımlarını ve terör suçu farkını ortaya çıkaran farklı bir kast unsurunu ihtiva etmesidir.
Bu değişiklikler yapılmadan önce DGM kapsamındaki suçların koğuşturulması sırasında sanık hakları daha kısıtlı, kolluk kuvvetlerinin yetkileri ise daha geniş olduğu için keyfi uygulamalar ortaya çıkabiliyordu. Bazı emniyet birimleri, DGM kapsamına girmediği halde birtakım suçlarda koğuşturmayı daha rahat yapabilmek için suçu bu kapsamda koğuşturduğunu belirterek sanığın gözaltı süresini uzatıyor ve müdafiiden yararlanmasını engelliyor veya kısıtlıyordu. Geçmişte koğuşturmasına bu şekilde başlanıp, yargılaması normal ceza mahkemelerinde yürütülen binlerce dava vardır. Ayrıca Türkiye’ deki işkence vakalarının çoğunun sanık haklarının kısıtlandığı bu dönemlerde ortaya çıktığını gösteren ciddi rakamlar insan hakları örgütleri tarafından açıklanmış ve önlemler alınması talep edilmiştir. Yapılan olumlu değişiklikler bu keyfi uygulamaları büyük oranda önlemiştir. Yeni hazırlanan tasarıya bakıldığında bu eskiye dönüş özleminin izleri görülmektedir.
Mevzuatta yapılan olumlu değişikliklerin uygulamaya yansıması aynı hızla olmamıştır. Devlet Güvenlik Mahkemeleri kaldırılmalarına rağmen özel yetkili Ağır Ceza Mahkemeleri olarak eski işlevlerine devam etmektedirler. Kolluk kuvvetleri, TCK ve CMK da yapılan değişikliklerden sonra suçları önleme ve koğuşturmada etkisiz bırakıldıklarını ileri sürerek memnuniyetsizliklerini her fırsatta ortaya koymaktadırlar. Türkiye’ de yakın zaman dilimi içinde meydana gelen birtakım olayların önlenmesinde, suçluların yakalanmasında polisin etkisiz kaldığı iddialarına emniyet yetkilileri, yetkilerinin kısıtlandığı, ellerinin kollarının bağlandığı savunmasını getirmişlerdir. Medyaya yansıyan bir olayda, otobüste telefonunu çaldıran bir vatandaşın şikayetiyle otobüs karakolun önüne çekilmesine ve başka bir telefondan müşteki vatandaşın telefonu arandığında, otobüsteki topluluğun içinden aranma sesi gelmesiyle suçlunun orada olduğu anlaşılmasına rağmen, arama yetkileri olmadığını ileri süren karakoldaki polisler sanığı yakalamamışlardır. Bu tür olaylarda mevcut ceza usul kanunundaki suçüstü hükümlerinin kolluk tarafından uygulanmasıyla sanıklar rahatlıkla yakalanabilir. Ortada maddi ve manevi intibaksızlıktan kaynaklanan bir rahatsızlığın ve hoşnutsuzluğun olduğu söylenebilir.
AB sürecinde yapılan özellikle ifade özgürlüğüyle ilgili olumlu mevzuat değişikliklerinden hoşnut olmayan birtakım etkin çevreler bu rahatsızlıklarını öteden beri her fırsatta dile getirmelerine rağmen, değişiklikleri engelleyecek ciddi bir gerekçe bulamıyorlardı. Son zamanlarda terör eylemlerinde artış görülmesi ve buna bağlı olarak birtakım gerginlik ve toplumsal olayların ortaya çıkması, mevzuatın terörle mücadelede yeterli olmadığı, bu sebeple değiştirilmesi gerektiği yönündeki görüşlere dayanak yapıldı. 11 Eylülden sonra Amerika ve Londra’ daki bombalama olaylarından sonra İngiltere’ de terörle mücadele adına yapılan ve özgürlüklerin kısıtlanması anlamındaki birtakım değişiklikler, İstanbul’ daki önemli bombalama olayları ve son zamanlardaki El- Kaide operasyonlarıyla birleştirildiğinde muhtemel değişikliklerin zemini kuvvetli bir şekilde hazırlanmış oldu. Bu ortamdan istifade eden çevreler; demokratikleşmenin ellerini kollarını bağladığını ve özgürlüklerin de teröristlerin arzuladığı zemini yarattığını savunarak, demokrasi içerisinde terör ve şiddet eylemleriyle mücadele etmenin imkânsızlığını dillendirdiler.
Parlayıp sönen bir takım toplumsal olayların veya münferit eylemlerin ceza mevzuatında kişi haklarını kısıtlayacak değişiklikleri gerektirdiğine ilişkin görüşlerin bilimsel ve ciddi dayanakları yoktur. Bu tür olaylar özgürlükler alanının kısıtlanmasına mazeret yapılmaktan öte anlam taşımazlar. Dikkate alınması gereken yaygınlık ve süreklilik gösteren bir takım eylemlerin artması ve bunlar karşısında ceza kanunlarının yetersiz kalmasıdır. Terörle mücadele için özgürlüklerin kısıtlanmasını talep edenlerin, TMK nın hangi hükümlerinin terörle mücadelede yetersiz kaldığını somut ve objektif olarak ( rakamlar ve veriler koymak suretiyle) ortaya koymalılar ve gerekçelerini izah etmelilerdir. İstatistiklerle Türkiye’ deki durumu mevzuattaki değişiklikler yapılmadan önceki ve sonraki haliyle gözlerimizin önüne koyabilmelidirler.
III- HUKUKİ DEĞERLENDİRME
Terörle Mücadele Kanunu terörü durdurma ve güvenliği sağlama gerekçesiyle özgürlükleri sınırlamaktadır. Halbuki, özgürlüğün ve güvenliğin bir birinin alternatifi gibi gösterilmesi doğru değildir. Bu yaklaşım doğru olmadığı gibi çok sakıncalıdır. Kişileri, kurumları ve uygulamaları hukuk devleti anlayışından uzaklaştırır. Olması gereken, insanların özgürlüklerini güvenlik içinde yaşamalarıdır. Devlet, vatandaşlarının güvenliklerini ve özgürlüklerini aynı anda yaşayabilmelerini sağlamakla görevlidir. Bu görev hukuk devletinin kaçınamayacağı bir görevdir. Bir kanunun yapılırken hukukun genel ilkeleri mutlaka göz önünde bulundurulmalı ve insanların hak ve özgürlükleri ihlal edilmemelidir.
Mevcut Terörle Mücadele Kanunu Tasarı ile de sınırı, tanımı, unsurları belirsiz düşünce suçları üretilmektedir. Yeni 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu ile insanların adaletsiz ve haksız biçimde ceza ve tedbirlere maruz kalmaması ve bireyin adalet ve güvenliğin sağlandığı bir toplumda yaşama hakkının gereği olarak, kamu düzeni ve güvenliğinin korunması ile suç işlenmesinin önlenmesi amaçlanmıştır. 5237 Sayılı Türk Ceza Kanunu ve 5271 Sayılı Ceza Muhakemeleri Kanunun getirdiği düzenlemeler emniyet Kuvvetlerinin suçu önleme ve suçlu yakalama görevlerine ilişkin yetkilerinde bir kısıtlama getirmemiştir. Aksine bu yetkilerin keyfi kullanımını önleyici düzenlemeler olup özellikle insan hakları ihlallerine yol açan bazı yetkilerin yargı kararına veya mülki idare amirinin sorumluluğuna verildiği bildirilmiştir.
Hukuk ve insan hakları alanındaki olumlugelişmelerden rahatsız olanlar suç oranının arttığından bahsederek kaos ortamı oluşturmaya çalışmaktadır. Son zamanlarda ülkedeki terörist saldırıların yoğunlaşması ancak bu şekilde izah edilebilir. Böylece her zaman var olan terörle mücadele tartışması yeniden gündeme getirilerek terörle mücadele bahanesiyle kişi hak ve özgürlüğünü kısıtlayan, kişi güvenliğini yok eden bir ortam oluşturulmak istenmektedir.
Terör eylemi diye tanımlanan her fiili, ceza kanunları tanımlayıp ve müeyyideye bağlamıştır. Mevcut kanunlar terörün önlenmesi ve bukabilden eylemlerin cezalandırılması için yetirlidir. TCK ve CMK emniyet güçlerine daha iyi imkânlar getirdi. Bu imkânlarla terörün önlenmesi her zaman mümkündür. Aksi halde terörle mücadele adı altında “temel hak ve özgürlükleri sınırlama” Türkiye yi geriye götürecektir. Şiddetin kendisi, amacına bakılmaksızın suç olmalıdır. Bir fiil saiki, amacı gözetilerek cezalandırılırsa failin eylemi değil niyeti cezalandırılmış olur. Bu durum ceza hukukun temel ilkelerine aykırıdır. Bu anlayış düşünce ve örgütlenme özgürlüğünü tamamen ortadan kaldırır. Hâlbuki terörle mücadelede sonuç alınmak isteniyorsa düşünce ve örgütlenme özgürlüğü engellenmemelidir. Aksi halde kişilerin şiddete yönelmesi meşru hale gelir. Böylece Terörle Mücadele Kanunu terörü doğuran ve besleyen neden haline gelmiş olur.
Günümüzde çokça kullanılan bir terim olmasına rağmen terörün ortak kabul görmüş bir tanımı bulunmamaktadır. Terör kavram olarak “korkutma, yıldırma ve tedhiş” anlamına gelmektedir. Terör eylemi de; insanları yıldırmak, sindirmek yoluyla onlara belli düşünce ve davranışları benimsetmek için zor kullanma ya da tehdit etme, müessir fiilde bulunma eylemidir. Terör eylemi çağdaş yasalarda ve uluslararası belgelerde tanımlanmış değildir. Bu kapsamdaki hukuka aykırı bir eylemin terör niteliğinde olup olmadığı, hukuksal olmaktan çok siyasal bir tespittir. Siyasal tespit ise hukukun genel kuralları ve ceza sorumluluğu ilkeleri ile sınırlı olmalıdır. Hukuk devletinin varlığı ve korunması yönünden, terörle mücadele kadar bu mücadelenin hukuki yollarla yapılması önemlidir. Bu sebeple sadece temel hak ve özgürlüklerin kullanılması şeklinde ortaya çıkan hukuka uygun eylemlerin cezalandırılması durumunda da hukuk devletinden uzaklaşılır. Kaldı ki her terör sanığı da suçlu değildir. Aksine, her sanığın cezalandırılmasını sağlayacak düzenlemeler getirmek suçta ve cezada kanunilik ilkesi, masumiyet karinesi başta olmak üzere hukukun genel ilkelerini ihlal eder.
Suçta ve cezada kanunilik ilkesi gereği kişi hangi fiillerin suç olduğunu bilmelidir. Yine bi ilke gereği suç olarak vasfedilen fiil ve kapsamı kanunda net olarak belirtilmiş olması gerekir. Terörle Mücadele Kanunu tasarısında “Terör tanımı” niteliği belirgin olmayan, yasalarda unsurları belirtilmemiş, suç olarak tanımı yapılmamış her türden eylemin terör suçu olarak kabul edilmesi sonucunu doğuracak niteliktedir.
Tanımda kullanılan sözcük ve terimler; muğlak, kapsamı ve yasal/hukuksal çerçevesi belli olmayan, bilimsel ve hukuksal olarak “terör” kavramı ile ilgisiz ve herhangi bir “suç tipine” uygun bulunmayan eylemin/eylemlerin dahi “Terör Suçu” sayılması ihtamilini oluşturacak nitelikte sözcük ve terimlerdir. Terör, şiddet kullanılmak suretiyle işlenen eylemdir. (27 Ocak 1977 tarihli “Tehdişçiliğin Tenkili Hususundaki Avrupa Sözleşmesi” Uluslararası ortak bir terör tanımı getirmiştir. Türkiye de bu sözleşmeyi imzalamıştır.) “Şiddet” kavramının hukuksal, belirgin bir anlamı vardır. TMK. Tasarısında “korkutma”, “baskı”, “yıldırma”, “sindirme” gibi sözcükler kullanılarak “cebir/şiddet” kavramı da genişletilmiş; bu açıdan da sınırları, unsurları, kapsamı, yasal tanımı belli olmayan bir “terör suçu” kavramı oluşturulmuştur. Terör tanımında sayılan amaçlar, terörün yöneldiği varlık ve değerler de son derece belirsiz ve uygulamada duraksamalara, hatta keyfi yorum ve uygulamalara neden olabilecek niteliktedir.
TCK. 5 maddede, Türk Ceza Kanununun genel hükümlerinin, özel ceza kanunları ve ceza içeren kanunlardaki suçlar hakkında da uygulanacağı belirtilmiştir. Terörle Mücadele Kanununun 1. maddede her ne kadar “terörün tanımı” verilmekte ise de, bu madde 7. madde ile birlikte nazara alındığında soyut bir “terör tanımı” olarak kalmamakta, bir suç tanımı, yani “terör örgütü kurma suçu” tanımı haline getirmektedir. TMK. “Terör Suçlusu” başlığı altında, amaçlara ulaşmak için meydana getirilmiş örgütlerin mensubu olup da, bu amaçlar doğrultusunda diğerleri ile beraber veya tek başına suç işleyen veya amaçlanan suçu işlemese dahi örgütlerin mensubu olan kişiyi terör suçlusu olarak kabul etmektedir. Terör örgütü mensubu olmadığı halde bu örgüt adına suç işleyenlerin terör suçlusu sayılacağı hükmü, anlaşılması güç ve dolayısıyla uygulamada yanlışlıklara ve haksızlıklara yol açabilecek bir hükümdür. Böyle bir kanuni düzenleme “ceza sorumluluğunun şahsiliği” ilkesiyle bağdaşmamaktdır. Tek başına hareket eden sanıklar ile terör örgütleri arasında yapay bağlantılar kurulması, işkenceler yoluyla ikrarlar sağlanmasına yarayacak, bulanık şartları ve unsurları taşıyan bir kural niteliğindedir. Anayasa’nın 38. maddesindeki ve TCK.md. 2 deki “suçun kanuniliği” ilkesi ile bağdaşmamaktadır. Bu açıklamalar ışığında 1. maddede yapılan terör tanımı, 7. madde ile düşünüldüğünde ortaya çıkan suç, Anayasa’nın 38. maddesindeki “kimse, işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanunun suç saymadığı bir fiilden dolayı cezalandırılamaz.” şeklinde ifade edilen kurala, “suçun kanuniliği”, bir başka deyişle “kanunsuz suç ve ceza olmaz” ilkesine aykırıdır. Bu Anayasa ilkesinin esası, anlamı, yasanın ne gibi eylemleri suç sayıp yasaklamış olduğunun hiç bir kuşkuya yer vermeyecek biçimde belirtilmesi ve buna göre cezanın da önceden yasa ile tespit edilmiş olmasının gerekliliğidir. Kişinin yasak eylemleri ve bunların cezalarını önceden bilmesi temel hak ve özgürlüklerinin de güvencesini oluşturur (AMK., Esas: 1962/198, Karar: 1962/11, RG.24.1.1963).
TMK. Tasarısı “Terör örgütleri”,“terör suçlusu” ve “terör amacı ile işlenen suçlar” ibareleriyle ceza kanunlarındaki suçlara ek yeni suçlar ihdas etmektedir.
TMK. Tasarısı genel niteliği itibariyle, terör suçları ile mücadele yöntemi olarak ceza artırımına dayanan bir tasarıdır TCK da yeralan ve TMK. ile terör suçu sayılan fiiller için cezalar yarı oranında artırılmakta ceza nevinin üst sınırı yükseltilmekte ve şartla salıverme süresi uzatılarak ceza bir kez daha ağırlaştırılmaktadır. TCK. Md.-3-“Suç işleyen kişi hakkında işlenen fiilin ağırlığıyla orantılı ceza ve güvenlik tedbirine hükmolunur.” Herkes adalet ve kanun önünde eşittir. Suç teşkil eden eylemin cezalandırılmasında ölçü, o eylemin korunan hukuksal değer açısından oluşturduğu “zarar” veya “zarar tehlikesi” ağırlığıdır. Eyleme göre tespit cezanın, failin sübjektif durumuna göre “ferdileştirilmesi” de cezanın artırılıp, azaltılması sonucunu yaratır. Fakat yasalar, “temel ceza”yı, aynı eylemi işleyenler için “eşit”, “genel” ve “objektif” olarak belirler. Aynı eylem için, kişiler açısından ayrı ayrı sonuçlar yaratacak ceza belirlemesine yönelik yasal düzenleme yapılamaz. Kişilerin aynı eylemi işlemeleri durumunda, değişik cezalarla cezalandırılmaları, ancak bu kişilerin fiile iştirak derecesi, kişisel durumları, isnat kabiliyetleri nedeniyle söz konusu olabilir. Bu durumda dahi, yasanın işlenilen suç açısından öngördüğü temel ceza, bütün sanıklar açısından aynıdır ve aynı olmalıdır. Cezaların, fiilin ağırlığı ile orantılı olması da, hukukun genel kuralı olduğu kadar, ceza sorumluluğunun şahsiliği kuralının da bir sonucudur. Ceza, işlenilen, hukuka aykırı bir fiilin yarattığı “zarar” veya “tehlikenin” karşılığı olarak uygulanan bir müeyyide türü olduğuna göre, ceza ile fiilin yaratacağı “zarar” veya “tehlikenin” ağırlığı arasında bir oran, uyumluluk bulunması zorunludur. Ceza kanunları düzenlenirken, suçların “korunan hukuki değer”e göre belirlenmesinin mantığı da budur. Suç teşkil eden hukuka aykırı fiilin yarattığı “zarar veya tehlike” ile uyumlu olmayan bir cezalandırma sistemi, “...devlet faaliyetinin esasını teşkil eden her türlü manevi adalet kavramını bir yana bırakmak...” demektir. (Dönmezer-Erman, II, 593). Böyle bir sistem, “ceza adaleti” ilkesi ve “cezada bulunması gereken nitelikler” ile uyumsuzluk yaratır. Cezanın şahsa değil, fiile göre tertibi, “ceza sorumluluğunun şahsiliği” kuralının da doğal sonucudur. (Dönmezer-Erman, II,594). Nitekim Anayasa Mahkemesi de, 22.12.1964 tarih ve E: 1963/166, K: 1964/76 sayılı kararında aynı esasları benimsemiş, ceza ile “fiilin”, “kamunun huzur ve sükûnunu, güvenini” bozucu etkisi arasında oran bulunmasını zorunlu görmüştür. (RG, 28 Nisan 1965, No. 11958).
Sonuç olarak Hukuk devleti öncelikle hukuka uyan devlettir. Hukuk devleti kendisini hukukun yapıcısı değil, hukukun bir süjesi olarak görür ve bunun gereğini yapar. Hukuk devleti suçluları adil bir şekilde yargılayarak hak ettikleri cezaları vermelidir. Bu görevini yaparken ideolojik değil, kamu güvenliğini, kamu sağlığını ve kamu ahlakını korumak için yapmalıdır.
Hukuk Devletinde Terörle Mücadele Kanunu diye bir kanun olmamalıdır. Hukukçular Derneği olarak Terörle Mücadele Kanununa gerek olmadığını düşünmekteyiz. Hak ve özgürlüklerin genişletilmeye çalışıldığı bir dönemde, Terörle Mücadele Kanunununda değişiklik yapılarak hak ve özgürlüklerin kısıtlanması mevzuat açısından insan hakları alanında ciddi bir gerileme oluşturmaktadır. Ayrıca bir ülkenin tek bir ceza sistemi olması gerekmektedir. Bu noktada Türk Ceza Kanunu ve Ceza Muhakemesi Kanununun yanısıra Terörle Mücadele Kanununun varlığını devam ettirmesi ve daha da ağırlaştırılması hatalıdır.
Ayrıca Terörle Mücadele Kanun tasarısı, TCK ile birlikte düşünüldüğünde çeşitli çelişkiler meydana gelmektedir. Mesela TCK 79. madde de tarif edilen suçun örgüt tarafından işlenmesi halinde zaten ½ arttırım bulunmaktadır. Bu suçların ayrıca Terörle Mücadele Kanununun da yer alması durumunda ceza tekrar arttırılacaktır. Bu durum da mükerrer artırımlar ciddi bir hata oluşturacaktır.
Terörle Mücadele Kanunu kapsamındaki suçların gerek soruşturma usulü gerek muhakeme usulü gerekse infaz sistemi diğer suçlara göre çok ağırdır. Dolayısıyla terör suçu olarak nitelendirilen suçların vehamet derecesinin yüksek olması gerekir. Tasarıda ile hırsızlık, evrakta sahtecilik suçlarının dahi terör suçu kapsamına alındığı görülmektedir. Üstelik hırsızlık Terörle Mücadele Kanununda terör suçu olarak değerlendirilirken, gasp bu suçların içine girmemektedir. Kıymetli evrakta sahtecilik suçu yer alırken, örneğin terör örgütü tarafından amaçlarını gerçekleştirmek üzere adam kaçırma yasada yer almamaktadır.
IV- HAK VE ÖZGÜRLÜKLERDE GERİYE DÖNÜŞ
3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunun bazı hükümleri Alyehine Anayasa Mahkemesine dava açılmış bu hükümler hakkında mahkeme, anayasa ve hukuk devleti ilkesine aykırılıkları nedeniyle iptal kararı vermişti. İptal edilen hukuka aykırı bu hükümler yeniden kanun metnine konulmaya çalışılmaktadır.
1. Tasarının 10.maddesinin “Şüphelinin kolluk tarafından ifadesi alınırken ancak bir müdafi hazır bulunabilir” şeklindeki c bendi ve f bendindeki “.... bir görevli görüşmede hazır bulundurulabileceği” hükümleri ile aynı düzenlemeyi yapan 3713 sayılı TMK’nın 10.maddesinin a ve b fıkraları Anayasa Mahkemesi’nin 31.03.1992 tarih ve E.1991/18, K1992/20 sayılı Kararı ile ve aşağıdaki gerekçeye dayanılarak iptal edilmiştir.· Kararın gerekçesinde
a) Avukat sayısını sınırlandıran hüküm ile ilgili olarak; “Anayasa’nın 36. maddesinde hak arama özgürlüğü konusunda özel bir sınırlandırma öngörülmemiştir. 13. maddesinde öngördüğü genel sınırlama nedenleri, hak arama özgürlüğü için de geçerlidir. Avukat sayısını sınırlamanın, davanın konusuna göre, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü, Cumhuriyetin, milli güvenliğin, kamu düzeninin, kamu yararının korunması gibi kavramlarla bir ilişkisi bulunmamaktadır. 13. maddede yer alan genel sınırlama nedenlerine dayanılarak yapılacak sınırlandırmalar ancak ciddi bir tehlikeye karşı bu kavramların korunması söz konusu olduğunda demokratik toplum düzeni gereklerine uygun düşer. Yapılan düzenleme, bu nitelikte olmadığından Anayasa’nın 13. ve 36. maddelerine aykırıdır.”
b) Müdafi görüşmesinde görevli bulundurma ile ilgili olarak ise, Anayasa mahkemesi anılan kararında; “Anayasa’nın 36. maddesinde öngörülen hak arama özgürlüğünün yaşama geçirilmesi avukatların mesleki çalışmalarına ve savunma hizmetine her türlü kolaylık sağlanmasını gerektirir. Bunu gerçekleştirmenin yollarından biri de, sanığın başkalarınca dinleneceği endişesinden uzak bir ortamda avukatla görüşmesini sağlamaktır. Ceza Muhakemeleri Usulü Yasası’nın 144. -5271 sayılı CMK’nın 154 - maddesiyle sanığa avukatı ile her zaman görüşebilme olanağı verilmiştir. İnceleme konusu kural, terör suçu sanıkları ile diğer sanıklar arasında eşitsizliğe neden olduğu gibi aynı zamanda savunma hakkına Anayasa’nın 13. ve 36. maddelerinde öngörülmeyen bir sınırlama getirmektedir. Anayasa’nın 38. maddesine göre, “Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz.” Şu halde, yüklenen suç ne olursa olsun tüm sanıkların suçsuzluk karinesinden yararlanması ve kendini savunabilmesi için her türlü olanağın sağlanması gerekir. Oysa, inceleme konusu kuralın uygulanacağı durumlarda savunma güçleştirilmiştir. Eşitlikten uzaklaşmayı gerektirecek haklı bir neden ve farklı bir hukuksal durum yoktur ve (a) bendinde Anayasa’ya aykırılık yönünden açıklanan gerekçeler (b) bendi için de geçerlidir.Bu nedenlerle 10. maddenin (b) bendi Anayasa’nın 10. ve 36. maddelerine aykırıdır ve iptali gerekir.” demektedir.
2. Tasarının 15. maddesinin son fıkrası ile terörle mücadelede görev alan kişilerin bu görevlerinin ifasından dolayı doğduğu iddia edilen soruşturma ve kovuşturmalarda süre şartına bakılmaksızın CMK’nın 109. maddesinin 1. fıkrasındaki adli kontrol hükümlerinin uygulanacağı öngörülmektedir. Bu hüküm 3713 sayılı Kanun’un Anayasa Mahkemesi’nin 31.03.1992 tarih ve E.1991/18, K1992/20 sayılı Kararı ile iptal edilen hükmü geri getirmekte ve bu kişilerin tutuklanmama garantisni getrimektedir. Anayasa Mahkemesinin bu hususla ilgili iptal gerekçesi şöyledir: “
“Fıkra ile, yalnızca terörle mücadelede görev alanlara tutuksuz yargılanma güvencesi getirilmektedir. Böylece terörle mücadelede görev alanlar ile almayanlar arasında farklılık yaratılmıştır.
Anayasa Mahkemesi’nin birçok kararında belirtildiği gibi, yasa önünde eşitlik, herkesin her yönden aynı kurallara bağlı olacağı anlamına gelmez. Ancak aynı durumda olanlara ayrı kuralların uygulanması ve ayrıcalıklı kişi ve topluluk yaratılması Anayasa katında geçerli görülemez. Anayasa’nın aradığı eşitlik eylemli değil hukuksal eşitliktir. Ancak kamu yararı ve diğer haklı sebeplerle farklı düzenlemeler yapılabilir.
Ülke, son yıllarda, devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütünlüğünü hedef alan terör olayları ile karşı karşıyadır. Bu olayların başlıca hedeflerinden biri de güvenlik güçleridir. Görevleri nedeniyle bu olayların başlıca hedeflerinden biri olan güvenlik güçlerinden pek çok kişi hayatını kaybetmiştir.
Ne var ki, özellikle terörle mücadele alanında yaptıkları görevin öneminin güvenlik güçlerine her türlü desteğin sağlanmasını zorunlu kıldığında kuşku bulunmamakla birlikte, bu desteğin hukuk içinde ve hukuk devleti ilkesine uygun nitelikte olması gerekir. Yaptıkları görev sebebiyle bütün kolluk gücü ilgilileri özel bir meslek tehlikesi altındadırlar. Bu yönüyle kolluk gücü içinde bir ayrım, haklı bir nedene dayanamaz. Yargılamada ve suçluların cezalandırılmasında objektif davranmak gereklidir. Aynı suçu işleyen kişiler arasında temelde hukuksal bir eşitlik söz konusudur.
Hukuk devletinin temel ögesi bütün devlet faaliyetlerinin hukuk kurallarına uygun olmasıdır. Hukuk devleti, insan haklarına saygı gösteren ve bu hakları koruyucu, adil bir hukuk düzeni kuran ve bunu devam ettirmeye kendini zorunlu sayan ve bütün faaliyetlerinde hukuka ve Anayasa’ya uyan bir devlettir. Hukuk devletinde, devletin bütün organları üstünde hukukun mutlak bir egemenlik kurması, yasakoyucunun yasama çalışmalarında kendisini her zaman Anayasa ve hukukun üstün kuralları ile bağlı tutması gerekir. Bu yönden bakıldığında, inceleme konusu fıkra, hukuk dışı eylemlerin devlet tarafından hoşgörü ile karşılandığı izlenimini yaratmaya elverişlidir. Ağır bir suçlama karşısında olan ve bu konuda aleyhinde kuvvetli belirtiler bulunan bir görevlinin eyleminin boyutu ne olursa olsun tutuklanmayacağının bilinmesi ve tutuklanamaması adalete, devlete olan güveni sarsar ve yargılama hükümlülükle de sonuçlansa haksızlık yapıldığı duygusunu silemez.
Belirtilen nedenlerle inceleme konusu kuralın hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmadığı, hukuk devleti kavramıyla bağdaşmayan bir düzenlemenin eşitlik ilkesinden uzaklaşması için “haklı neden” olarak kabulüne de olanak bulunmadığından fıkra Anayasa’nın 2. ve 10. maddelerine aykırılık oluşturmaktadır.”
3. Tasarının 16. maddesi ile 3713 sayılı Kanuna eklenmek istenen hükmün aynısı daha önce zaten bu kanunda yeralmakta iken Anayasa Mahkemesi'nin 06/01/1999 tarih ve E. 1999/68, K. 1999/1 sayılı Kararı ile iptal edilmiştir. İptal edilen madde metni; “Ek Madde 2 - (Ek madde: 29/08/1996 - 4178/3 md.) Terör örgütlerine karşı icra edilecek operasyonlarda teslim ol emrine itaat edilmeyerek silah kullanmaya teşebbüs edilmesi halinde kolluk kuvveti görevlileri, failleri etkisiz kılmak amacıyla doğruca ve duraksamadan hedefe karşı ateşli silah kullanmaya yetkilidirler.” Şeklinde iken, Anayasa Mahkemesi bu hükmü iptal etmiş ve şu şekilde gerekçelendirmiştir:
“4178 sayılı Kanun m. 3 ile eklenen 3713 sayılı Kanun Ek m. 2 yi inceleyen Anayasa Mahkemesine göre, terör örgütlerine karşı mücadele veren personelin 211 sayılı İç Hizmet Kanunu ile 2559 sayılı Polis Vazife ve Selahiyet Kanununda öngörülen genel nitelikteki koşullu ve sınırlı silah kullanma yetkisine sahip bulunması büyük bir zaafiyete sebebiyet verebilecektir.
Anayasa Mahkemesi, ilgili kuralla teslim ol emrine itaat edilmemesi, ve silah kullanmaya teşebbüs edilmesi durumunda kademeli olarak etkisiz kılma yöntemleri belirtilmeden kolluk kuvvetlerine son çare olarak başvurulması gereken ateşli silah kullanma yetkisinin verildiğini belirtmiştir.
Anayasa m. 17 ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi m. 2 yi birlikte değerlendiren Anayasa Mahkemesi, ilgili hükümlerle güvence altına alınan yaşama hakkını korumak için devlet her türlü önlemi almak yükümlülüğündedir; kanunla ancak zorunlu durumlarda silah kullanma yetkisi verilebilir ve silah kullanmak için yetkililerin silah kullanma dışında başka olanaklarının kalmaması gerekir.
Anayasa Mahkemesine göre, başvuru konusu kuraldaki teslim ol emrine uyulmaması ve silah kullanmaya teşebbüs edilmesi, görevlilerin her zaman doğruca ve duraksamadan hedefe karşı ateşli silah kullanmalarını zorunlu kılacak nitelikte bir durum değildir; kimi olaylarda faillerin, can güvenliğini daha az tehlikeye sokan yöntemlerle de etkisiz hale getirilmeleri olanaklı olabilir, ve olayların özelliğine göre, bu yöntemlere başvurulmaksızın doğruca ve duraksamadan hedefe karşı ateşli silâh kullanılması yaşama hakkının zedelenmesi sonucunu doğurur. Anılan nedenle, Anayasa Mahkemesi, ilgili hükmü Anayasa m. 17 ye aykırı bulmuştur.”
V- Madde eleştirileri ve teklifler
Bir Hukuk Devletinde Terörle Mücadele Kanununa gerek olmadığı görüşümüzü yukarıda gerekçeleriyle izah etmiş bulunuyoruz. Türkiyedeki gelişmelere bakıldğında Terörle Mücadele kanunundan en azından kısa sürede vazgeçilmeyeceği anlaşılmaktadır. Hatta tam aksine tasarıda olduğu gibi yeni değişikliklerle hak ve özgürlükler anlamında ciddi geri gidişlerin ve sıkıntıların yaşanabileceği anlaşılmaktadır. Bu düşünce ile bu kanun yürürlükte kalacak ve bazı değişiklikler yapılacak ise, hak ve özgürlükler anlamında geriye gidiş olmaması için en azından aşagıdaki tekliflerden daha ağır hükümler getirilmemelidir.
MADDE – 1 TERÖR TANIMI
1. Maddenin 1/ Fikrasinin Değiştirilmelidir.
Gerekçe:
Terör suçu, toplumun genelinde korku ve panik yaratarak toplumu ve devleti bir şeyi yapmaya ve yapmamaya sevk etme gayesi ile işlenen suçlardır. Bu nedenle alelade şekilde herkes tarafından işlenebilen ve toplumda korku ve dehşet yaratabilecek nitelikte olmayan suçların işlenmesi halinde bu suçları da terör suçu olarak nitelenmesinin kabulü mümkün değildir. Örneğin hırsızlık suçu tipi gereği gizlice yapılması gerekmektedir. Bu tür bir suçun toplumda korku ve dehşet yaratmasından bahsedilmesi ise mümkün değildir. Bu nedenle her türlü suçun değil 4. maddede belirtilen suçların terör tanımına konulması gerekmektedir.
Tanımın aşağıdaki şekilde olması tasarıdaki tanıma göre kıyasen daha iyidir.
Madde 1 - Terör; cebir ve şiddet kullanarak; baskı, korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit yöntemlerinden biriyle, Türkiye Cumhuriyetinin varlığını tehlikeye düşürmek, Devlet otoritesini zaafa uğratmak veya yıkmak veya ele geçirmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, Devletin iç ve dış güvenliğini, kamu düzenini veya genel sağlığı bozmak amacıyla bir örgüte mensup kişi veya kişiler tarafından islenen 4. maddede sayılan eylemlerdir.
1. Maddenin 2. Fıkrası Tasarıdan Çıkarılmalıdır.
Gerekçe:
Bu fıkra ceza kanunu sistemine aykırıdır. Zira her ülke kendi egemenlik alanındaki suçu kendi mevzuatı çerçevesinde kovuşturmalıdır. Bir Türk vatandaşının değişik ülkelerdeki terör faaliyeti olarak değerlendirilen eylem veya terör örgütlerinin herhangi bir talebini tamamen insani gayelerle desteklemiş veya savunmuş olabilir. Tasarının bu maddesinin kabulü halinde; o terör örgütüne mensubiyet iddiası ile ilgili kişinin Türk mevzuatına göre yargılanıp cezalandırılması sözkonusu olabilecektir. Bu şekilde bir düzenleme yapılması halinde herkes tüm dünyadaki terör örgütlerini ve bu terör örgütlerinin taleplerini ve bağlantılarını bilmek zorunda kalacaktır. Yani bir kişinin kanunu bilmemesi mazeret sayılmadığı gibi, tüm dünyadaki terör örgütlerini ve bu örgütlerin talep ve bağlantılarını bilmemesi de o kişilerin cezalandırılması için mazeret sayılmayacaktır. Bu durumun hukuken kabul edilmesi mümkün değildir.
Bazen yabancı ülkeler tamamen kendi ideolojik ve siyasi yapılarını korumak gayesi ile farklı düşünce ve yaklaşımları terör kapsamında değerlendirip cezai koğuşturmaya tabi tutabilmektedir. Bu gibi durumlarda bu özgürlükçü siyasi talepleri ileri süren kişiler Türkiye’ye iltica talebinde bulunabilecektir. Bu nedenle anılan düzenleme mülteciler hukukunu da ihlal etmektedir.
Öte yandan uluslar arası suçluların takibi açısından da böyle bir düzenlemeye gerek bulunmamaktadır. Uluslar arası suçluluğun takibi ve önlenmesi açısından suçluların ve hükümlülerin iadesine ilişkin ikili ve çok taraflı pek çok uluslararası antlaşmalar bulunmaktadır.
Tasarının 1. Maddesinin Üçünü Fıkrasının Aşağıdaki şekilde olması tasarıdaki hükme kıyasen daha olumludur.
Üç veya daha fazla kimsenin silahlı olarak yukarıda yazılı terör suçunu işlemek amacıyla birleşmesi ve bu yapının devamlılık arz etmesi halinde, bu kanunda yazılı olan örgüt meydana gelmiş sayılır.
Gerekçe:
Terör örgütünün oluşması için en az üç kişinin varlığı zorunlu olmalıdır. Zira TCK 220. maddede örgüt için en az 3 kişiye ihtiyaç duyulurken daha az kişi ile terör örgütünün oluşturulabilmesi bir tenakuz oluşturmaktadır. Bu konuda hiç değilse Türk Ceza Kanunu’ndaki sistem benimsenmelidir.
Örgütten bahsedebilmek için ayrıca örgütün hâlihazırda devamlılığının aranması gerekmektedir. Tasfiye olmuş bir örgütün terör örgütü olarak kabulü mümkün olmamalıdır. Askeri Yargıtay kararlarında da örgütün varlığının kabulü için, devamlılık arz etmesi aranmaktadır.
Tasarının 1. Maddesinin Dördüncü Fıkrası Tasarıdan Çıkarılmalıdır.
Gerekçe:
Türk Ceza Kanunu değişmiş olup, 765 sayılı eski Türk Ceza Kanunu yürürlükten kaldırılmıştır. 26.09.2004 tarihli ve 5237 sayılı yeni Türk Ceza Kanunu da çete ve örgüt ayrımını ortadan kaldırmıştır. Bu noktada örgüt, anılan faaliyetleri icra eden teşekkül, cemiyet, silahlı cemiyet, çete veya silahlı çeteyi de kapsamaktadır. Böylece tamamen baskı gurubu niteliğinde olan cemiyet ve teşkilatların da yanlış anlamaya mahal verebilecek şekilde örgüt kapsamında değerlendirilmesinin önüne geçilmiş olacaktır.
MADDE – 2 TERÖR SUÇLUSU
2. Maddenin 2. Fıkrası Tasarıdan Çıkarılmalıdır.
Gerekçe:
Tasarının 2. maddesinde “terör suçlusu” kavramı genişletilmektedir. Bu madde ile örgüt adına hareket etme zorunluluğu kaldırılmıştır. Bir örgüt adına hareket etmese dahi 1. madde de belirtilen terör suçunu işlemek kastıyla hareket etmekte terör suçlusu olmanın maddi şartları arasında sayılmıştır.
Bu madde bir kişinin terör örgütü mensubu olmadan dahi örgüt suçlusu olarak kabul edilebileceğini ifade etmektedir. Terör suçlusundan bahsedebilmek için kesinlikle bir terör örgütünün varlığı ve bu terör örgütüne mensubiyet zorunlu olarak aranmalıdır. Terör suçlusu ile terör örgütü arasında olmazsa olmaz bir bağ bulunmaktadır. Terör suçlusu terör örgütünden ayrı olarak düşünülemez. Bu bağ yasaya mutlaka konulmalıdır. Nitekim bu ibare hem 4. maddesinde belirtilen “terör suçunun terör örgütünün faaliyeti çerçevesinde işlendiği takdirde oluşabileceği” düzenlemesi hem de en az iki kişiden terör terör suçunun oluşabileceğini ifade eden birinci madde düzenlemesi ile çelişmektedir.
Kısaca, mevcut bir terör örgütüne üye olmayan kişinin terör suçlusu kabul edilmesi neticesini doğuracak düzenleme hatalı ve tehlikeli bir düzenlemedir.
Maddenin şu şekilde olması tasarıdaki hükme kıyasen daha olumludur.
Madde 2 - Birinci maddede belirlenen amaçlara ulaşmak için meydana getirilmiş örgütlerin mensubu olup da, bu amaçlar doğrultusunda diğerleri ile beraber veya tek başına suç işleyen veya amaçlanan suçu işlemese dahi örgütlerin mensubu olan kişi terör suçlusudur.
TERÖR SUÇLARI
Tasarının 3. maddesinde sayılan birçok suç terör suçu olamayacağı için madde kapsamından çıkarılmılıdır.
Gerekçe:
Terörle Mücadele Kanun tasarısının 1. maddedeki şartlarda işlenmesi halinde terör suçundan bahsedilmesi gerekir. Toplumun tamamına / büyük bir kesimine veya devlete belirli bir siyasal talebi kabul ettirmeye bir davranışta bulunmaya veya bulunmamaya itebilecek suçlar terör suçu olmalıdır. Mesela TCK 316. madde tarif edilen suç terör suçu olarak kabul edilmemelidir. 316. madde henüz suç oluşmadan suç için anlaşmayı içermektedir. Cebir şiddet olmaksızın işlenen, korku ve dehşet yaratmayan suçlardan dolayı terör suçu oluşmamalıdır.
Türk Ceza Kanunununda 320. madde de yer alan Cumhurbaşkanına saldırı her zaman terror amacıyla gerçekleşmeyebilir. Bu nedenle 3. madde de değil, 4. madde de değerlendirilmelidir.
Maddenin şu şekilde olması tasarıdaki hükme kıyasen daha olumludur.
Madde 3 – 26.09.2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 302,307,309,311,312,313,314, 320 inci maddeleri ile 310 uncu maddesinin birinci fıkrasında yazılı olan ve terör örgütleri tarafından işlenen suçlar, terör suçlarıdır.
TERÖR AMACI İLE İŞLENİLEN SUÇLAR
Tasarının 4. maddesi değiştirilmelidir.
Gerekçe:
Terörle Mücadele Kanunu terör örgütlerinin işlediği suçları konu almaktadır. Bu nedenle üçüncü madde ile de uyumlu olması açısından “terör örgütü tarafından işlenen suç” ifadesi metinde mutlaka yer almalıdır.
TCK 141 ve 142. maddelerdeki hırsızlık ve nitelikli hırsızlık suçunun Terörle Mücadele Kanunununda yer almaması gerekmektedir. Korku ve tedhiş yaratacak, insanları ürkütecek, sokağa çıkamayacak duruma sokacak suçlar, terör suçu olarak kabul edilmelidir. Hırsızlık, gizli olarak gerçekleşmekte olup, halkta tedhişe neden olmamaktadır. Hırsızlık suçu hırsızlık mağdurundan duyulan korku nedeni ile gizlice işlenmektedir. Buna karşılık gasp suçunun işlenmesinde gasp mağduru ciddi şekilde korku ve dehşetten etkilenmekte yaygın gasp suçu da toplumda terör korkusu oluşturabilmektedir. Bu nedenle korku ve dehşet yaratacak suçların terör suçu olarak kabul edilmesi gerekir. Ayrıca gasp suçunun Terörle Mücadele Kanunu’nda terör suçu kapsamında yer almaması yasadaki çelişkileri göstermektedir.
Ayrıca 79. maddenin örgüt tarafından işlenmesi halinde zaten ceza ağırlaştırılacaktır. Bu suçun Terörle Mücadele Kanunununda yer alarak ikinci kat arttırılması hatalıdır.
174. maddenin 2. fıkrası bu suçun örgüt tarafından işlenmesi halinde cezayı arttırmaktadır. Aynı şekilde 188. maddenin beşinci fıkrası örgütlü suçları düzenlemektedir. Bu noktada bu suçların Terörle Mücadele Kanununda yer alması mükerrer cezalandırmaya neden olacaktır.
214/1 madde yasa kapsamından çıkartılmalıdır. Suç işlemeye tahrik, terör suçu olarak kabul edilemez. Tahrik muğlâk bir ifade olup, cezai müeyyidesi çok ağır olan bir yasada yer alması mağduriyetlere neden olacaktır. Bu suç işlenen hareketin suç olması halinde Türk Ceza Kanununda yer alan cezai müeyyide uygulanacaktır. Sadece 214. maddenin ikinci fıkrasında yer alan suçlar terör suçu olarak kabul edilebilmelidir.
215, 216 ve 217. maddeler ifade özgürlüğü ile bağlantılı olup, bu maddelerin Terörle Mücadele Kanununun içinde yer alması demokratik toplumda kabul edilemez. Aynı şekilde 318 ve 319. maddeler de düşüncenin açıklama kapsamı içinde olup kaldırılmalıdır.
Türkiye’nin yakın tarihi tecrübesi göstermiştir ki demokratik daralma dönemlerinde ciddi şekilde bu suçlar düşünce ve inanç özgürlüğü açısından sıkıntı doğurmaktadır. Farklı siyasal ve düşünsel tercihler terör kapsamında cezalandırılmaktadır.
245, 199, 200, 202, 204 ve 207. maddeler Terörle Mücadele Kanununun ağırlığı ile uyuşmamaktadır.
“10/7/1953 tarihli ve 6136 sayılı Ateşli Silahlar ve Bıçaklar ile Diğer Aletler Hakkında Kanunda tanımlanan suçlar” zaten terör suçlarının unsurudur. Silah terör suçunun bir unsuru olduğu için ayrıca zikredilmesine gerek yoktur.
10/7/2003 tarihli ve 4926 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanununda tanımlanan ve hapis cezasını gerektiren suçlar, Terörle Mücadele Kanununun kapsamından çıkartılmalıdır. Bu gün kaçakçılık olarak nitelendirilen hususlar ileriki bir tarihte ticaret olarak değerlendirilebilir.
Tasarıda yer alan; “Anayasanın 120 inci maddesi gereğince Olağanüstü hal ilan edilen bölgelerde” ifadesi hatalıdır. Bu ibare terör suçu kapsamını tehlikeli bir şekilde genişletmekte bütün ölçüleri altüst etmektedir.
f ) 21/7/1983 tarihli ve 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanununun 68 ve 74 üncü maddelerinde tanımlanan suçların törenle ilintilendirilmesine imkan bulunmamaktadır.
Ayrıca “Başta kasten öldürme ve yaralama olmak üzere, cebir şiddet ve tehdit içeren suçlar ile” ibaresi yanlış bir ibaredir. Madde bu şekilde kaleme alındığında ile bağlacıyla cebir ve tehdit içeren her suç fiili terör suçu sayılmak zorunda olur.
Maddenin şu şekilde olması tasarıdaki hükme kıyasen daha olumludur.
Madde 4 – Aşağıdaki suçlar bir terör örgütü tarafından 1. maddenin birinci fıkrasında belirtilen amaçları gerçekleştirmek üzere işlenirse, terör suçu sayılır:
a) Başta kasten öldürme ve yaralama olmak üzere, cebir şiddet ve tehdit içermesi şartı ile Türk Ceza Kanunu’nun 80,124,152,170,172,173,179,181,185, 187, 197,198, 210,214/2, 214/3, 223,224,243,244,300,310/2, 315 ve 317 maddelerinde yer alan suçlar ile 31/8/1956 tarihli ve 6831 sayılı Orman Kanununun 110uncu maddesinin dört ve beşinci fıkralarında tanımlanan kasten orman yakma suçları,
AÇIKLAMA VE YAYINLAMA
Basın yayım ilkeleri ile çatıştığından ikinci fıkranın tamamen kaldırılması gerekmektedir. İfade özgürlüğüne zarar veren hükümlerin tamamen kaldırılması gerekmektedir. Anayasa, basın özgürlüğünü ve ifade özgürlüğünü güvence altına almaktadır. Anayasa’da bu özgürlüğün sınırları öngörülmüştür bu sınırlamaları gerektiren bir durum olmaksızın Terörle Mücadele Kanununda yer verilmesi, insan hakları açsısından ciddi bir sıkıntı oluşturacaktır.
Tasarının 6. Maddesinin Aşağıdaki şekilde olması tasarıdaki hükme kıyasen daha olumludur.
ÖNERİ
Madde 6 - İsim ve kimlik belirterek veya belirtmeyerek kime yönelik olduğunun anlaşılmasını sağlayacak surette kişilere karşı terör örgütleri tarafından suç işleneceğini veya terörle mücadelede görev almış kamu görevlilerinin hüviyetlerini açıklayanlar veya yayınlayanlar veya bu yolla kişileri hedef gösterenler … para cezası ile cezalandırılır.
Bu Kanunun 14 üncü maddesine aykırı olarak muhbirlerin hüviyetlerini açıklayanlar veya yayınlayanlar … para cezası ile cezalandırılır.
Yukarıdaki fıkralarda belirtilen fiillerin 5680 sayılı Basın Kanununun 3 üncü maddesindeki mevkuteler vasıtasıyla işlenmesi halinde, ayrıca sahiplerine de; mevkute bir aydan az süreli ise bir önceki ay ortalama fiili satış miktarının, aylık veya bir aydan fazla süreli ise bir önceki fiili satış miktarının (...), yüzde doksanı kadar ağır para cezası verilir. Ancak, bu ceza ellimilyon liradan az olamaz. Bu mevkutelerin sorumlu müdürlerine, sahiplerine verilecek cezanın yarısı uygulanır.
TERÖR ÖRGÜTLERİ
7. madde müeyyide içerdiğinden, tasarıdan tamamen çıkartılmalıdır.
Gerekçe:
Türk Ceza Kanunu 314. ve 320 maddelerinde bu hükümler düzenlenmiş ve en ağır şekilde yaptırıma bağlanmıştır. Suç ve cezalarda mükerrerliğin önlenmesi aynı suç tipinin farklı yasalarda yer almaması, yasa koyucunun önemle dikkat etmesi gereken hususlardandır. Terör örgütüne üye olmayan bir kişinin hem işlediği suçtan hem de örgüte üye olmaktan ceza verilmesini, hukukun temel ilkelerine aykırıdır.
Terör örgütünün amacının meşru olduğu, taleplerinin haklı olduğu bu uğurda gerçekleştirdiği eylemlerin haklı olduğu veya en azından mazur karşılanması gerektiği yönünde kanaat oluşturmaya yönelik faaliyette bulunan kişinin örgüt üyesi olup olmadığına bakılmaksızın cezalandırılmak istenmesi hukuk devleti ilkesi ve düşünce özgürlüğü ilkeleri ile hiçbir şekilde bağdaşmamaktadır.
Aynı şekilde, örgütün amacına yönelik afiş, pankart, resim, döviz, levha, araç ve gereçlerin taşınması veya bu nitelikte slogan söylenmesinin terör suçu olarak değerlendirilmesi ifade özgürlüğünün ihlalidir. Bu hükmün değiştirilmesi ve keyfi uygulamalar Avrupa İnsan hakları mahkemesinde pek çok davada Türkiye’nin tazminata mahkum olması ile sonuçlanmış ve sonuçlanacaktır.
TERÖR ÖRGÜTLERİ
7. madde Tasarıdan Tamamen Çıkartılmalıdır.
Gerekçe:
7. madde cezaların şahsiliği prensibini ihlal etmekte, mükerrer cezalandırmaya neden olmakta ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu ile uyumsuzluk arz etmektedir.
Terörle Mücadele Kanunu’nun 7. maddesi, Türk Ceza Kanunu’nun 314 maddesi ile farklı hükümler içermektedir. Öncelikle Terörle Mücadele Kanununda yer alan terör örgütü var olabilmesi için örgütün silahlı olması şarttır. Bir örgütün silah kullanmadan, cebir ve şiddet kullanması imkân dâhilinde değildir. 314. madde silahlı örgüt kurma ve yöneticisi olmanın karşılığının 10 yıldan 15 yıla kadar hapis cezası olup, üye olmanın cezası 5 yıldan 10 yıla kadar düzenlenmiştir.
Terörle Mücadele Kanununun 7. maddesi ise örgüt kurma ve yönetmeyi 5 yıldan 10 yıla kadar hapis, üye olmanın karşılığını ise 3 yıldan 5 yıla kadar olduğunu öngörmektedir. Silahlı örgüt halinde cezalar yarı oranında artırılsa da yasalar arasındaki çelişki bulunmaktadır. Ceza Muhakemesi Kanunundaki hükümler daha ağır olduğundan, Terörle Mücadele kanunun 7. maddesinin kaldırılması gerekmektedir.
Örgüt kurma, örgüt yönetme ve hatta örgüte üye olma suçlarının cezası oldukça ağır olarak düzenlenmiştir. Fakat kimin örgüt kurduğunun, yönetici yada üyesi olduğuna ilişkin sağlıklı kayıtları olma ihtimalinin bulunmaması bu hükmün düzeltilmesini gerektirmektedir. Terörle Mücadele Kanunu açık bir tanım getirmemiştir. Yasadaki muğlaklık ise, “hukuki güvenliği” kaldırmaktadır. Devlet suçlu ve masum arasında ayrım yapmalı, suçlu olmayan kişilerin ceza tehdidi altında olmamaları için net sınırlar öngörmelidir. Terör örgütleri, dernek, vakıf sendikalar gibi, tüzükleri, resmi kurucuları ve yazılı üye kayıtları olan, kişilerin başvuru formunu doldurarak kayıt oldukları kurumlar değillerdir. Bu konuda netliğin olmaması, herhangi bir kişinin sadece düşünceleri yada sözleri nedeniyle örgüt kurma yada yönetme suçunun muhatabı olmasına neden olabilecektir. Keyfiliğin önlenmesi için terör örgütü kurma yada yöneticisi olma hükmünün sınırlarının daha net belirlenmesi gerekmektedir.
Kişi terör örgütü adına suç işlediğinde, hapis cezası ile cezalandırılacaktır. Bu ceza Terörle Mücadele Kanunu gereği arttırılacak ve üstelik Ceza İnfaz Kanunundaki şartlı salıverme hükümlerinden yararlanmayacaktır. Bunun yansıra ayrıca “örgüte üye olmak nedeniyle da cezalandırılması “adalet” ilkesi ile bağdaşmamaktadır.
Terör örgütü üyesi olmayan kişinin, örgüt adına suç işlemesi halinde, hem işlediği suçun cezasını alması hem de üye olmadığı örgüte üye olmaktan dolayı ceza alması sonucunu doğrucak bir hükmün, hukuk devletinde kabul edilmesi mümkün değildir.
Aynı şekilde örgüt kurucu ve yöneticilerinin, hem işledikleri suçlardan , hem yönetici olmaktan, hem de katıldıkları örgütte işlenen suçlardan cezalandırılacak olmaları da, “suçların şahsiliği” prensibini ihlal etmlektedir.
Terör örgütünün meşru amaçlar için çalıştığı, amaçları doğrultusunda gerçekleştirilen fiillerin haklı olduğu veya en azından mazur karşılanması gerektiği yönünde kanaat oluşturmaya yönelik faaliyette bulunan kişi, örgütün üyesi olup olmadığına bakılmaksızın üç sene hapisle cezalandırılmak istenmesi hukuk devleti ilkesini hiçe saymaktadır. Örgütün amacına yönelik afiş, pankart, resim, döviz, levha, araç ve gereçlerin taşınması veya bu nitelikte slogan söylenmesinin terör suçu olarak değerlendirilmesi ifade özgürlüğünün ihlalidir.
Aynı şekilde slogan atılması, amblem kullanılması, pankart taşınmasının engellenmesi gibi suç tipleri üretilmesi Kabul edilebir değildir.
TERÖRÜN FİNANSMANI
8. maddenin a. fıkrası terör örgütlerine finans sağlama amacıyla maddi menfaat toplanmasını suç haline getirmektedir. Tasarıdaki bu hüküm tasarıdan çıkartılmalıdır.
Gerekçe:
Terör suçları, Terörle Mücadele Yasasında açıkça tanımlanmamıştır. Terörün herkesin kabul ettiği ve bildiği genel geçer bir tanımı bulunmamaktadır. Çok ağır düzenlemeler içeren bir kanunda netlik olmaması hukuki güvenlik ilkesini zedelemektedir. Bu durumda örneğin pek çok Cumhuriyet Savcısına göre, sivil itaatsizlik sayılabilecek barışçıl bir eylem, başka bir savcının değerlendirmesine göre terör suçu olarak dava konusu edilebilecektir. İki kişinin dahi örgüt kurabileceği öngörülmesi de, bu konudaki netliği azaltmaktadır. Ceza yaptırımı ile karşılaşacak bireylerin davranışlarının hukuki sonuçlarını öngörebilmelerine imkân yoktur. Yasadaki düzenleme değiştirilmezse, günün olağan şartlarında çok doğal kabul edilebilecek bir bağış, yıllar sonra beş senelik hapis cezasını gerektiren terör örgütüne bağış olarak değerlendirilebilecektir. Ayrıca, terör örgütlerinin çoğu zaman örgüte para kazandırmak amacıyla “haraç”almaktadırlar. Kişiler terör örgütü taraftarı olmasa dahi kendisinin ve ailesinin can güvenliğini koruyabilmek için bu taleplere boyun eğebilmektedirler. Yapılan tehditleri de ispatlayabilmelerine imkân yoktur. Bu noktada tasarıdaki değişiklik teklifinin kabul edilmesi ailesini korumaktan başka amacı olamayan kişileri mağdur edecektir.
TÜZEL KİŞİLERİN SORUMLULUĞU
8. maddenin b fıkrası tüzel kişiler hakkında güvenlik tedbirlerine hükmolunacağı ifade edilmektedir. Bu değişiklik teklifi tasarıdan çıkartılmalıdır.
GEREKÇE:
Bir kamu kurumunun verdiği izne bağlı olarak faaliyette bulunan tüzel kişilerin organ yada temsilcilerinin iştiraki ile suç işlenmesi durumunda faaliyet iznine yada müsadereye karar verilecektir. Terörle Mücadele Yasasında yer alan suçların hepsi, Türk Ceza Kanununda sayılan suçlardır bu noktada tüzel kişilerin faaliyeti çerçevesinde bu suçların işlenmesi durumunda Türk Ceza Kanununun 60. maddesinde yer alan güvenlik tedbirleri uygulanacağından, 8/b fıkrasının Terörle Mücadele Yasasında mevcudiyetine gerek bulunmamaktadır.
SORUŞTURMA VE KOVUŞTURMA USULÜ
10. madde soruşturma ve kovuşturma usulünü düzenlemektedir. Tasarıda öngörülen hüküm tasarıdan tamamen çıkartılmalıdır.
GEREKÇE:
Anayasa Mahkemesi 27.01.1993 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan E:1991/18 K:1992/20 sayılı kararında, anayasaya aykırı olduğu gerekçesi ile sanığın avukatla temsil ve görüştürülme hakkını düzenleyen hükmü iptal etmişti. Terörle Mücadele Yasası kapsamında yargılansa da, sanıkların adil yargılanma hakları bulunmaktadır. Tasarı ile getirilmeye çalışılan düzenlemede ise, kişi güvenliği, adil yargılanma hakkını ihlal edecek düzenlemeler yer verilmektedir. 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu, soruşturma ve kovuşturma usulünü düzenlemektedir. Terörle Mücadele Yasasında öngörülen suçları işlediği işlenen sanıklarla ilgili bu hükümlerden ayrılmasını gerektirecek bir gereklilik bulunmamaktadır. Bu konuda istisnai bir düzelemeye yer verilmesi savunma haklarını ihlal edecektir.
TUTANAK DÜZENLEYENLERİN DİNLENMELERİ
Tasarıda, Terörle Mücadele Kanununun 12. maddesinin kaldırılmasının öngörülmesi hatalıdır. Zabıt mümzilerinin dinlenmelerini öngören bu hükmün aynı şekliyle kanunda kalması gerekmektedir.
GEREKÇE:
Muhakemenin sağlıklı yürümesi, maddi gerçeğin ortaya çıkartılması, adaletin tecellisi, adil yargılanma hakkının tesisi ve hükmün daha sağlıklı oluşturulması için talep halinde dosyadaki zabıt mümzilerinin dinlenmeleri gerekmektedir. Bu durum adil yargılanma hakkının bir gereğidir. Ceza Muhakemesi Kanununun da yeni değişiklik gereği, tanıklara doğrudan soru sorma hakkını kullanılabilmesi için de, dosyaya dayanak görülen tutanak ve ifadeleri düzenleyen kişilerin tanık olarak dinlenmesini gerekmektedir.
ÖNERİ:
Madde 12 - Bu Kanun kapsamına giren suçların soruşturması sırasında sanıkların ve tanıkların ifadelerini alan veya olay ve tespit tutanağı düzenleyen zabıta amir ve memurları, talep halinde duruşmada dinlenebilirler
MÜDAFİ TAYİNİ
15. madde, Terörle mücadelede görev yapan kolluk görevlileri hakkında açılacak davalarda en fazla 3 avukatın avukatı asgari ücrete bağlı kalınmaksızın ödeneceğini düzenlemektedir. Eşitliği sağlayabilmek için bu hükmün düzeltilmesi gerekmektedir.
GEREKÇE:
Yasanın hukukun genel ilkelerine, anayasal hükümlere aykırı olmaması yasa koyucunun dikkat etmesi gereken en önemli hususlardan birisidir. 15 Madde ile getirilen düzenlemede bu ilkelere özen gösterilmediği görülmektedir. Terörle mücadelede görev alanlar için özel bir düzenleme getirilirken, “eşitlik” ilkesine de riayet edilmesi gerekmektedir. Bu hükümle iki yönlü ayrımcılık yapılmaktadır. Öncelikle, kamu görevlileri arasında ayrım yapılmaktadır. Görevlerini yerine getirmeleri dolayısıyla dava tehdidi altında olan örneğin TEDAŞ yetkililerine, hukuki yardım yapılmazken, (bu memurlarda benzer tehlikeleri üstlenmektedir) sadece terörle mücadele eden görevlilere üstelik üç avukat tahsisi ayrımcılıktır. Kamu görevlisi hakkında kamu davası açılması, suçun işlendiğini gösteren somut bir delilin var olduğunu göstermektedir. İşkence yapan kişi hakkında ceza davası açılması ihtimali bu hükmün revize edilmesini gerektirmektedir.
Bunun yansıra müdafi ücretinde, asgari ücret tarifesinin dikkate alınmayacak olması sanık ve müştekilerin avukatları arasında ayrımcılık oluşturmaktadır. Vekâlet ücretinde asgari ücret tarifesinin dikkate alınmaması, suiistimallere neden olacaktır. Ücretsiz müdafi tayini Barolardan gerçekleşmektedir. Barodan tayin edilen vekilin yeterli olduğu kabul edilmektedir. Verilen hukuki hizmet aynıdır. Sanık avukatına asgari ücretle Baro avukat tayin ederken, terörle mücadele eden kişilere ayrıcalık yapılmasını gerektiren bir düzenlemede bulunmamaktadır.
Sanıklara sadece bir avukat hakkı tanınırken, kamu görevlilerince üç tane avukat atanıp akabinde asgari ücret limiti olmadan vekâlet ücreti ödenmesi, eşitlik ilkesine aykırıdır. terörle mücadele eden kişiler için özel bir hüküm düzenlemesi gerekliliği öngörülüyorsa, ya tek avukat atanmalı yada Baro’dan atananlar gibi asgari ücret tarifesine uyulmalıdır.
ÖNERİ:
Madde 15 - Terörle mücadelede görev alan istihbarat ve kolluk görevlileri ile bu amaçla görevlendirilmiş diğer personelin bu görevlerinin ifasından doğduğu iddia edilen suçlardan dolayı yapılan soruşturma ve kovuşturmalarda müdafi olarak belirlediği en fazla üç avukatın ücreti ödenir. Bunlara avukatlık ücreti tarifesine uygun olarak yapılacak ödemeler, ilgili kuruluşlar bütçelerine konulacak ödenekten karşılanır.
KOŞULLU SALIVERİLME
17. madde koşullu salıverilme hükümlerini içermektedir. Tasarının birinci ve dördüncü fıkraları aynıdır. Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasının verilmesi durumunda, Ceza İnfaz Kanununda yer alan koşullu salıverilme hükümlerinin uygulanmayacağına dair hükmün yürürlükte kalması isabetlidir. Bunun dışındaki fıkraların kaldırılma gerekmektedir.
Gerekçe:
5275 sayılı Ceza İnfaz Kanunun 107. maddenin dördüncü fıkrası, suç işlemek için örgüt kurmanın yada örgütün faaliyeti neticesi işlenen filler hakkında koşullu salıverilmeyi düzenlemektedir. Yasalar arası çelişki olmaması için, Terörle Mücadele Kanununda istisnai hükümlere yer verilmemelidir.
ÖNERİ
Ölüm cezaları 3.8.2002 tarihli ve 4771 sayılı Çeşitli Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun hükümlerine göre müebbet ağır hapis cezasına dönüştürülen terör suçluları ile ölüm cezaları ağırlaştırılmış müebbet ağır hapis cezasına dönüştürülen veya ağırlaştırılmış müebbet ağır hapis cezasına mahkûm olan terör suçluları hakkında, bu Kanun ve 5275 sayılı Cezaların İnfazı Hakkında Kanunun şartla salıvermeye ilişkin hükümleri uygulanmaz. Bunlar hakkında ağırlaştırılmış müebbet ağır hapis cezası ölünceye kadar devam eder.
CEZA VE TUTUKEVİ İNŞAATI
Terörle Mücadele Kanununun 18. maddesi ceza ve tutukevi inşaatını düzenlemektedir. Bu hükmün kaldırılması gerekmektedir.
GEREKÇE:
Cezaevi ve tutukevi inşaatlarında, Devlet İhale Kanununun uygulanacağı açıktır. Bu hüküm, Terörle Mücadele Kanununda yer alması gereken bir nitelik arz etmemektedir.
KORUMA TEDBİRLERİ
20. madde, kamu görevlilerinin görevlerinden ayrıldıktan sonra dahi silah kullanma yetkisi vermektedir. 20. maddenin üçüncü fıkrası tasarıdan çıkartılmalıdır.
GEREKÇE::
Silah ruhsatları ve silah kullanmaya ilişkin hükümler ilgili yasalarda düzenlenmektedir. Kişinin kendisine yada ailesinin canına kasteden bir saldırı karşısında silah kullanması “meşru müdafaadır” Meşru müdafaaya ilişkin hükümler, Türk Ceza Kanununda düzenlenmiştir. Bu konuda Terörle Mücadele Kanununda özel bir düzenleme getirilmesine gerek bulunmamaktadır. Bu noktada hukuki bir sıkıntı bulunmamaktadır. Bu noktada özel bir yetki verilmesi suiistimallere yol açacağından kaldırılması gerekmektedir.
ÖNERİ:
Madde 20 – Terörle mücadelede görev veren veya bu görevi ifa eden adli, istihbarı, idari ve askeri görevliler, kolluk görevlileri, Ceza ve Tevkif evleri Genel Müdürü ve genel Müdür yardımcıları, terör suçlularının muhafaza edildiği ceza ve tutukevlerinin savcıları, Devlet Güvenlik Mahkemelerinde görev yapmış, hakim ve savcılar, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 250nci maddesi uyarınca yetkili kılınmış ağır ceza mahkemelerinde görev yapan hakim ve savcılar ile bu görevlerinden ayrılmış olanlar ve terör örgütlerinin açık hedefi haline gelen veya getirilenler ile suçların aydınlatılmasında yardımcı olanlar hakkında tanık korumaya ilişkin hükümler uygulanır.
Korumaya alınmış emekli personelden, meskende korunmaları mutlak surette zorunlu bulunanlar; görev yaptıkları bakanlık veya Kamu Kurum Kuruluşlarına ait konutlardan Maliye Bakanlığınca rayiç kiralar dikkate alınarak tespit olunacak kira bedeli ile kiralama esaslarına göre yararlandırılır.
Ek 2. madde kolluk kuvvetlerine doğruca ve duraksamadan hedefe karşı hal kullanma yetkisi vermektedir. Tasarıdaki bu hükmün tasarıdan çıkarılması gerekir.
Bu madde Avrupa İnsan Hakları mahkemesinin verdiği bir kararla da çelişmektedir. Meşru müdafaanın şartları, Türk Ceza Kanununda yer almaktadır. Güvenlik görevlileri operasyon esnasında silah kullanma yetkisine sahiptir. Polis Vazife ve Salahiyet Kanununda zorunlu olması halinde silah kullanmalarını engelleyen bir hüküm bulunmamaktadır. Terörle Mücadele Kanununda da, özel bir düzenlemeye yer verilmesi keyfiliğe yol açacaktır. Terörle mücadelenin de hukuki yollarla gerçekleştirilmesi gerekmektedir. Yaşam hakkı ile ilgili bu şekilde “doğrudan ve duraksamadan” ibaresiyle yetki verilmesi, bir Hukuk Devletinde kabul edilebilecek bir husus değildir.
VI – SONUÇ
I- Yeni Çıkan Temel Ceza Kanunları ile Terörle Mücadele için gerekli yetki ve imkânlar muhafaza edilmiştir
1- 3713 sayılı Kanun’da düzenlenen veya tasarı ile düzenlenmek istenen hiçbir terör suçu, 5237 sayılı Türk Ceza Kanununda yaptırımsız bırakılmış değildir.
2- 3713 sayılı Kanun’da düzenlenen veya tasarı ile düzenlenmek istenen özel soruşturma usulleri; zaten 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nda düzenlenmiş bulunmaktadır.
3- Terörle Mücadele için gerekli yetki ve imkânlar, 04.07.1934 tarih ve 2559 sayılı Polis Vazife ve Selahiyet Kanunu’nda da yeralmaktadır.
4- 3713 sayılı Kanun’da düzenlenen veya tasarı ile düzenlenmek istenen özel infaz rejimi, gerek Türk Ceza Kanunu’nda gerekse 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’da hüküm altına alınmıştır.
Bu durumda terörle mücadele için herhangi bir eksiklik de söz konusu değildir.
II- Tasarı, Temel Hak ve Özgürlüklerdeki Gelişmelerin Aksine Hükümler İçermektedir
Gerek yürürlükteki 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu gerekse değiştirmesi öngörülen tasarı taslağında bulunan temel kanunları ilgilendiren hükümlerin her birisi, sözü edilen Temel kanunlarda bulunmaktadır. Tasarıyı farklı ve kabul edilemez kılan taraf ise, Hukuka aykırı olduğu gerek Anayasa Mahkemesi kararları, gerekse ülkenin hukuki gelişmesine, hak ve özgürlüklerin gelişmesi ile kabul edilen ve artık yürürlüğe sokulması kabul edilemeyecek olan hükümleri yeniden diriltmekte olmasıdır.
1. 12.04.1991 tarihli 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun bazı maddeleri, Anayasa Mahkemesi tarafından üç ayrı kararla iptal edilmiştir.
2. Bu Kanun’un bir çok maddesinde anayasaya ve hukuk devleti ilkesine aykırı bulunarak iptal edilmiştir. İptal edilen bu hükümler ve AB uyum yasaları ile kaldırılan hükümler daha da ağırlaştırılmış olarak tasarı ile geri getirilmek istenmektedir.
III- Özel Ceza Kanunu niteliğindeki Terörle Mücadele Kanunu, yakın tarihte yürürlüğe giren yeni Temel Kanunlar ile çatışmaktadır:
1. Uygulamada birlik sağlamak ve hukuk güvenliğini temin etmek için Temel ceza kanunları yeniden ele alınıp, eski kanunlar kaldırılarak yeni kanunlar çıkarılmıştır:[4] Bu kanunlarla ve özellikle de 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun “Özel Kanunlarla İlişki” başlıklı 5. maddes
Serseriyim adam gibi severim, bana bir adım gelene ben on adım giderim.Dinle cici kız dinle zannedersinki serseri ağlamaz, serseri bi kayboludum mu onu kimse bulamaz, şimdi anlıyorsunya, şehirlerin asi kızı hiç kimse serseri gibi sevipte aşık olamaz...