Mesaj Önizleme  Konuyu Gönder 
 
Konuyu Değerlendir
  • 0 Oy - 0 Ortalama
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
Dini Hikayeler
Yazar Mesaj
VeGA Çevrimdışı
Süper Yönetici
*******

Üye Bilgileri

Üye No: 124
Katılım: Aug 2006
Yer: MaLtEpE
Cinsiyet : Erkek
Mesajlar: 5,579
Grup: Süper Moderatör
Statü: Çevrimdışı

Rep Bilgileri

Rep Derecesi: 34
Rep Puanı : 34
Rep Verin:

Hızlı Mesajlaşma 



Mesaj: #31
RE: Dini Hikayeler
Hallaç Mansur

Hüseyin Mansur... Bağdat... Mansur bir gün tanıdığı bir hallacın dükkanına uğrar. Mansur bir müddet sohbetten sonra, hallac arkadaşından rica da bulunur, arkadaşı kırmaz dükkanı ona emanet eder nasılsa kısa bir müddet içinde geri dönerim diye ayrılır. Ayrılır da iş pek rast gitmez, dönmek de dönemez bayağı gecikir. Darlanmasından dolayı biraz sitem ile Mansur'a:
- Hüseyin, senin işini halledeyim derken, kendi işimdende geri kaldım, müşterilere ne diyeceğim şimdi der?
Mansur, gülümser, bunlar için mi üzülüyorsun der gibi parmağını henüz atılmamış pamuklara doğru uzatınca pamuklar tel tel olup bir tarafa, süprüntüsü, işe yaramazı bir tarafa ayrılır. Arkadaş hayret içinde kalır ve bunu kısa zamanda işitmeyen kalmaz. Ve Hallaç diye anılmaya başlar.

... Ve dünyayı ayağa kaldıran malum sada:
-" Enelhak!" Hak benim!
Büyük bir sarsıntı. Hayret. Dehşet. İsyan ve itham:
- Küfür.
- Mansur, Hak O'dur de, Hak benim deme.
- Bundan böyle onunla kimse konuşmasın..

Zindanda... İdam fermanı... Halk akın akın ona koşmakta. Gene ölçüye sığmayan sözler.

Halife, iki defa iki büyük zatı gönderir:
- Sözünden dön, tövbe et, özür dile...
Hallaç.
- Sözü kim söylediyse, özürü de dilesin.

Zindan... Her yerde Mansur'u aradılar. Yok. Ertesi gece ne zindan ne Mansur. Üçüncü gece herşey yerli yerinde... Sordular ve Mansur cevapladı:
- İlk gece beni aradınız, bulamadınız, ondaydım... Ertesi gece ne ben vardım ne de zindan, O buradaydı... Ve her şeyin yeri yerinde olduğu gece, yerli yerine gelmesi gereken gece. Ta ki, O'nun kanunu korunsun, emri yerine gelsin.

Her gün bin rekat namaz... Soru:
- Hem "Hak benim" diyorsun, hem bu kadar namaz kılıyorsun, söyle namazı kimin için kılyorsun?
Cevap:
- Birbirimizin kadrini yine biz biliriz. Peki sizi zindandan kurtarayım mı?
- Nasıl olur?
Elini kaldırır, parmak uçlarıyla işaret ettiği noktalarda kapılar, kapıların açıldığı yollarda da emin gizli yollar açılır, mahpusların ayaklarındaki zinzirler çözülür.
Sorarlar:
- Ya sen kendini niçin kurtarmıyorsun?
- Biaz Allah'ın esiriyiz, kurtulmak istemeyiz.. Hakkın bize suçlaması vardır, bizi suçlandıran haktır, bize düşen cezamızı beklemektir.

Mahşeri bir gün... Herkes orada... Mansur getiriliyor ve hala aynı nida:
- " Enelhak!" Hak benim!
Bir derviş yaklşır ve sorar:
- Aşk nedir?
- Bugün ve yarın görürsün!
O gün asıldı ve bir gün sonra yakıldı.

Darağacında.... Mansura soruluyor:
- Tasavvuf nedir?
- En aşağı derecesi bende gözüken bu hal.
- Ya ileri derecesi?
- Onu görmeye yol gerek, o da sizde yok.

Taşlar... Kan... Kanlar içindeki Mansur... Ses yok.. Tebessüm... O esnada bir dost taş yerine bir gül atar. Bir inilti... Bir inilti ki; yürekler titrer ve sorarlar:
- Taş yağmuru altında inlemedin de bir güle karşı ne diye böyle inledin?
- Taş atanlar, halden anlamazlarki attıkları taşlar bizi incitsin. Ama ya halden anlayanlar, değil taş gül atsalar dahi o gül incitir, inletir.


Son sözleri:
- Allahım; bana senin için bu işkenceyi reva görenlerden rahmetini esirgeme! Senin aşkın uğruna bana bu işkenceyi yapan ve canımdan ayıran bu kullarını affet affet. Aşkın hürmetine affet...

Gece, küllerinin Dicle'ye döküldüğü günün gecesi... Bir derviş Dicle'ye ulaşmak için yürüyor...
Mansur'un vasiyeti aklında:
- Cesedimi yaktıktan sonra küllerim Dicle'ye dökülecek. Korkarım Dicle taşar, Bağdat'ı yutar. İstemem Bağdat'a bir şey olmasın... O gece hırkamı nehrin kenarına getir ve sulara at..

Derviş acele acele yürüyor. Dizle kabarıyor kabarıyor.. Sular tam Bağdatı almak üzereyken, hırka sulara kavuşuyor....

Öldürüldüğü gece talebelerinden İbrahim Hatekoğlu rüyasında Allah'a soruyor:
- Allahım, ne sırdır ki, kulun Hüseyin Mansur'u bu hale getirdin?
Cevap:
- Kendi sırrımı ona açtım, o, herkese gösterdi. Ben, ona bahşettim; o halkı kendi nefsine davet etti

Varlığımın Kıymetini Bilmeyeni yokluğumla terbiye ederim.

09-30-2007 03:57 PM
Bu kullanıcının gönderdiği tüm mesajları bul Bu mesajı bir cevapta alıntı yap
VeGA Çevrimdışı
Süper Yönetici
*******

Üye Bilgileri

Üye No: 124
Katılım: Aug 2006
Yer: MaLtEpE
Cinsiyet : Erkek
Mesajlar: 5,579
Grup: Süper Moderatör
Statü: Çevrimdışı

Rep Bilgileri

Rep Derecesi: 34
Rep Puanı : 34
Rep Verin:

Hızlı Mesajlaşma 



Mesaj: #32
Cvp: Dini Hikayeler
Azrail'in güzelliği !..

Onk. Dr. Haluk Nurbaki'den gerçek bir hatıra

Ben, 40 yıllık bir kanser uzmanı olarak maddeyi aşan sayısız olayla
karşılaştım ve bunları, o olaya şahit olanlarla birlikte belgeleyerek
özel bir arşiv yaptım. Bunlardan 1976 yılında yaşanmış bir olayı size
nakletmek istiyorum.

Kanser hastanesinde başhekimken Serap adında genç bir hanım hastam
vardı.
Bu hastam göğüs kanserine yakalanmış ve tedavi için yurt dışına gitmek istemesine rağmen, bazı formaliteler sebebiyle o imkanı bulamamıştı.

Serap'ı özel bir ilgiyle bizzat ben tedavi altına aldım. Ve kısa bir süre sonra da iyileştiğini gördüm. Ancak Serap'ın da bütün diğer kanserliler gibi ilk 5 yıllık süreyi çok dikkatli geçirmesi gerekiyordu. Bir iş kadını olan
Serap, 4 yıl kadar sonra 1 ihale için İzmir'e gitmek istedi. Kış aylarında
olduğumuz için uçakla gitmesi şartıyla kabul ettim. Maalesef bilet
bulamamış ve benden habersiz bindiği otobüsün kaza geçirmesi üzerine 6 saat kadar mahsur kalmış. Dönüşünden kısa 1 süre sonra kanser, kemik ve akciğerine yayıldı. Serap bacak kemiklerindeki metastaz nedeniyle yürüyemez hale gelirken, hastalığın akciğerdeki tezahürü sebebiyle de devamlı olarak oksijen cihazı kullanıyor ve söylediği her kelimeden sonra ağzını o cihaza yapıştırarak nefes almak zorunda kalıyordu. Evine gittiğim gün, yine güçlükle konuşarak:

--''Doktor bey,'' dedi. ''Ben size...dargınım.''
--''Niçin?" diye sordum.
--"Siz...dindar bir insanmışsınız. Niçin bana da, ALLAH 'ı, ölümü,
ahireti anlatmıyorsunuz?"

Dini inançlarının çok zayıf olduğunu bildiğim için bu teklifi karşısında
oldukça şaşırdım. O'nu üzmemeye çalışarak:

--"Doktora ulaşmak kolaydır'' dedim.
''Parayı bastırdın mı istediğine tedavi olursun. Ancak iman tedavisi için gönülden istek duymalısın..."

Konuşmaya mecali olmadığından "Ben o isteği duyuyorum" manasında başını salladı. Artık ümitsiz bir tıbbi tedavinin yanı sıra, ebedi hayatın ve
saadetin reçetesi olan iman derslerimiz başlamış ve dersler
"hızlandırılmalı öğretime" dönmüştü. Anlattığım iman hakikatlarını bütün ruhuyla meczediyor ve arada bir soru soruyordu.Vefatına bir hafta kala:

--"Doktor bey,'' dedi. ''Ben ölürken ne söylemeliyim?"
--"Senin durumun çok özel" dedim. ''Kelime-i Şehadet sana uzun gelir. O
anı farkedince ''Muhammed'' (s.a.v) sana yeter."

O, haliyle tebessüm ederek yine başını salladı. Çok ıstırabı olduğu için
Serap'a sürekli morfin yapıyor ve O'nu uyutmaya çalışıyorduk. Ben, bir
iş seyahati sebebiyle bir müddet ziyaretine gidemedim. Dönüşümde annesi telefon ederek:

--"Serap, bir haftadır morfin yaptırmıyor." Dedi. "Sabahlara kadar
inliyor ve çok ıstırap çekiyor. Hemen eve gittim ve iğne yaptırmamasının
sebebini sordum. Aldığım cevabı hala unutamıyor ve hatırladıkça ürperiyorum:

--"Ya morfinin tesiriyle ölüme uykuda yakalanır ve son nefeste "Muhammed" diyemezsem?.

İşte Serap, böyle bir hanımdı. Bu arada benden istihareye
yatmamı ve eğer bir kaç gün daha ömrü varsa , son günü uyanık kalacak şekilde morfin yaptırılmasını rica etti. Ben hiç adetim olmadığı halde cuma gününe rastlayan o gece istihareye yattım ve Serap'ın acizliği hürmetine sandığım salı gününe kadar yaşayacağına dair işaret sezdim.

Ertesi gün O'na:
--"Hiç korkma!" dedim. "İğneyi vurdurabilirsin.
Ve Serap
bir veda niteliği taşıyan bu görüşmemizde son sorusunu da sordu:
--"Doktor
bey...Azrail bana nasıl görünecek?"

--"Kızım," dedim. "O bir melek değil mi? Hiç merak etme, sana yakışıklı
bir
prens gibi gelecektir." Salı günü Serap'ın ağırlaştığı haberini alınca
hemen
eve gittim.Ancak vefatına yetişememiştim. Ailesi tam manasıyla
perişandı.
Sadece kendisine uzun müddet bakan dindar bir hanım akrabası ayaktaydı
ve
beni görünce yanıma gelerek:

--"Doktor bey, biliyor musunuz, bu evde biraz önce bir mucize yaşandı!"
dedi ve devam etti:

--Serap, bir saat kadar önce oksijen cihazını attı ve "yataktan kalkması
imkansız" denmesine rağmen kalkarak abdest aldı, iki rekat namaz
kıldı.Bütün ev halkı hayretten donup kaldık. Ve kelime-i Şehadet getirerek vefat etmeden biraz önce de:

--"Doktor bey'e söyleyin, dedi. Azrail, O'nun söylediğinden de
güzelmiş!...

Varlığımın Kıymetini Bilmeyeni yokluğumla terbiye ederim.

09-30-2007 03:59 PM
Bu kullanıcının gönderdiği tüm mesajları bul Bu mesajı bir cevapta alıntı yap
VeGA Çevrimdışı
Süper Yönetici
*******

Üye Bilgileri

Üye No: 124
Katılım: Aug 2006
Yer: MaLtEpE
Cinsiyet : Erkek
Mesajlar: 5,579
Grup: Süper Moderatör
Statü: Çevrimdışı

Rep Bilgileri

Rep Derecesi: 34
Rep Puanı : 34
Rep Verin:

Hızlı Mesajlaşma 



Mesaj: #33
Cvp: Dini Hikayeler
Allah(c.c)ile bebek...

Doğacak bebek doğumdan bir gün önce Allah ile görüşür :
Allahım dünyaya gideceğim ve orada ne yapacağımı bilmiyorum.
* Ben senin için bir melek yarattım ve o seninle ilgilenecek.
Allahım onların dilini bilmiyorum. Onlarla nasıl anlaşacağım, nasıl iletişim kuracağım
*Senin için yarattığım melek, sana onların dilini öğretecektir.
*Allahım duyduğum kadarıyla dünyada çok kötülükler varmış. Onlarla nasıl başa çıkacağımı bilemiyorum.
Senin için yarattığım melek, seni canı pahasına kötülüklerden koruyacaktır. Merak etme.
Allahım sana tekrar nasıl döneceğim?
* Senin için yarattığım melek, bana nasıl döneceğini sana anlatacaktır.
Derken melekler gelir ve dünyaya gitme zamanının geldiğini söylerler ve çocuğu Allahın huzurundan ***ürürlerken bebek tekrar sorar ;
Allahım benim için yarattığın meleğin adı ne?
* Adının önemi yok ama, sen ona ;
ANNE
diyeceksin....

Varlığımın Kıymetini Bilmeyeni yokluğumla terbiye ederim.

09-30-2007 03:59 PM
Bu kullanıcının gönderdiği tüm mesajları bul Bu mesajı bir cevapta alıntı yap
VeGA Çevrimdışı
Süper Yönetici
*******

Üye Bilgileri

Üye No: 124
Katılım: Aug 2006
Yer: MaLtEpE
Cinsiyet : Erkek
Mesajlar: 5,579
Grup: Süper Moderatör
Statü: Çevrimdışı

Rep Bilgileri

Rep Derecesi: 34
Rep Puanı : 34
Rep Verin:

Hızlı Mesajlaşma 



Mesaj: #34
Cvp: Dini Hikayeler
Kuşlar mı Üstün, İnsanlar mı ?

Sadece Kuşlar Değil


Şeyhulislâm Zenbilli Ali Efendi (rh.a), zamanın en büyük âlimlerindendi. Herkes tarafından sevilir ve sayılırdı. Sık sık tertip ettiği sohbet toplantıları çok samimi bir hava içinde geçerdi. Her sohbeti ayrı bir güzellikte olur, dinleyenleri coştururdu.

Bir yaz günüydü. Hava oldukça sıcaktı. Zenbilli Ali Efendi'nin evinin arka kısmındaki bahçede, ateş gülleri arasında sohbete oturulmuştu. Bir ara söz canlı cinslerine gelip dayandı. Hocanın, yakın arkadaşlarından biri ile aralarında şöyle bir diyalog geçti:

- Hocam, en çok hangi kuşları seversiniz?

- Ben sadece kuşları değil, bütün hayvanları fazlasıyla severim.

- Peki hocam, insanlarla alâkalı ne düşünüyorsunuz?

- İnsanları da severim; ama hepsini değil. Hayvanların hepsi sevilmeye lâyık oldukları halde, insanların hepsi sevilmeye lâyık değildir. Bazı insanlar davranışlarıyla hayvanlardan daha aşağı düşerler.

- Sizce insan mı hayvandan üstün, yoksa hayvan mı insandan?

- İnsanlar hayvandan üstün yaratık olmalarına rağmen, hayvanların da insandan üstün tarafları vardır. Meselâ onların içinde hiçbir müşrik ve münkir, hiçbir yalancı-dolandırıcı ve sahtekâr yoktur!

Varlığımın Kıymetini Bilmeyeni yokluğumla terbiye ederim.

09-30-2007 03:59 PM
Bu kullanıcının gönderdiği tüm mesajları bul Bu mesajı bir cevapta alıntı yap
VeGA Çevrimdışı
Süper Yönetici
*******

Üye Bilgileri

Üye No: 124
Katılım: Aug 2006
Yer: MaLtEpE
Cinsiyet : Erkek
Mesajlar: 5,579
Grup: Süper Moderatör
Statü: Çevrimdışı

Rep Bilgileri

Rep Derecesi: 34
Rep Puanı : 34
Rep Verin:

Hızlı Mesajlaşma 



Mesaj: #35
Cvp: Dini Hikayeler
ruhun ölümü

(Gerçek Ölüm)

... Sen bu zalimleri, ölümün 'şiddetli sarsıntıları' sırasında meleklerin ellerini uzatarak onlara: "Canlarınızı (bu kıskıvrak yakalanıştan) çıkarın, bugün Allah'a karşı haksız olanı söylediğiniz ve O'nun ayetlerinden büyüklenerek (yüz çevirmeniz) dolayısıyla alçaltıcı bir azabla karşılık göreceksiniz" (dediklerinde) bir görsen... (Enam Suresi, 93)


Nasıl öleceğinizi, ölümün nasıl bir şey olduğunu, ölürken neler olacağını hiç düşündünüz mü?

Şimdiye dek, önce ölüp sonra da dirilerek insanlar arasına dönen ve neler görüp, neler hissettiğini anlatan hiç kimse olmamıştır. Bu nedenle ölümün nasıl bir şey olduğunu, bir insanın ölüm anında neler hissettiğini bilmemize teknik olarak imkan yoktur.

Ancak insana hayatını veren ve zamanı gelince de geri alan Allah, ölümün nasıl gerçekleştiğini Kitabında bizlere bildirmiştir. Bu nedenle, ölümün nasıl gerçekleştiğini, ölmekte olan bir insanın gerçekte neler yaşayıp, neler hissettiğini ancak Kuran'dan öğrenebiliriz.

Kuran'a baktığımızda ise oldukça ilginç bir gerçekle karşılaşırız. Çünkü Kuran'da haber verilen ve tarif edilen ölüm, "tıbbi ölüm"den, yani diğer insanlar tarafından gözlemelenen ölümden çok farklıdır.

Öncelikle, bazı ayetler de ölüm anında, ölecek kişi tarafından görülen, fakat diğer insanlar tarafından gözlemlenemeyen olaylar yaşandığı bize haber verilir. Vakıa Suresi'nde şöyle buyrulmaktadır:

Hele can boğaza gelip dayandığında,
Ki o sırada siz (sadece) bakıp, durursunuz,
Biz ona sizden daha yakınız; ancak görmezsiniz. (Vakıa Suresi, 83-85)

Bir başka ayette de, bu "gözlemlenemeyen olaylar"ın inkarcılar için bir zorluk anı olduğundan şöyle bahsedilir:

Onların malları ve evlatları seni imrendirmesin; Allah bunlarla, ancak onları dünyada azablandırmak ve canlarının onlar inkar içindeyken zorluk içinde çıkmasını istiyor. (Tevbe Suresi, 85)

Buna karşın, müminlerin ölümü ise "güzellikle" olur:

Ki melekler, güzellikle canlarını aldıklarında: "Selam size" derler. "Yaptıklarınıza karşılık olmak üzere cennete girin." (Nahl Suresi, 32)

İşte bu ayetlerde bize ölüm hakkındaki çok önemli ve değişmez bir gerçekler haber verilir: Ölüm anında, ölen kişinin yaşadıkları ile dışarıda onu izleyen kişilerin gördükleri şeyler çok farklıdır. Örneğin bir insan hayatı boyunca iflah olmamış azılı bir inkarcı olmasına karşın, dışarıdan, uykusu sırasında "rahat" bir ölümle ölmüş gibi algılanabilir. Oysa o anda başka bir boyuta geçen ruhu, büyük acılar içinde ölümü tadmaktadır. Ya da tam tersine, acı çektiği sanılan bir müminin ruhu, ayette de bildirildiği gibi bedeninden, melekler tarafından "güzellikle" ayrılır.

Kısaca, "bedenin tıbbi ölümü" ile, Kuran'da tarif edilen ölüm gerçekte çok farklı olaylardır.

İşte "tadılan" bu gerçek ölüm, az önce belirttiğimiz gibi inkarcılar için büyük bir azap, müminler içinse büyük bir nimet ve güzelliktir. İnkarcıların canlarının "zorluk" içinde çıktığını Kuran'dan biliyoruz. Ayetler de bu "zorluk" ayrıntılı olarak tarif edilir.

- Ölüm anında inkarcının sırtına ve yüzüne vurularak canının alınması:

Öyleyse melekler, yüzlerine ve arkalarına vura vura canlarını aldıkları zaman nasıl olacak? İşte böyle; çünkü gerçekten onlar, Allah'ı gazablandıran şeye uydular ve O'nu razı edecek şeyleri çirkin karşıladılar; bundan dolayı (Allah,) amellerini boşa çıkardı. (Muhammed Suresi, 27-28)

- Ölümün şiddetli sarsıntıları ve meleklerin inkarcıya ölüm anında, ebedi azaplarını müjdelemeleri:

... Sen bu zalimleri, ölümün 'şiddetli sarsıntıları' sırasında meleklerin ellerini uzatarak onlara: "Canlarınızı (bu kıskıvrak yakalanıştan) çıkarın, bugün Allah'a karşı haksız olanı söylediğiniz ve O'nun ayetlerinden büyüklenerek (yüz çevirmeniz) dolayısıyla alçaltıcı bir azabla karşılık göreceksiniz" (dediklerinde) bir görsen... (Enam Suresi, 93)

Melekleri, onların yüzlerine ve arkalarına vurarak: "Yakıcı azabı tadın" diye o inkar edenlerin canlarını alırken görmelisin. Bu, ellerinizin önceden takdim ettiği işler yüzündendir. Yoksa şüphesiz Allah kullara zulmedici değildir. (Enfal Suresi, 50-51)

Ayetlerden açıkça anlaşıldığı gibi, inkar eden bir kişinin ölümü kendisi için büyük bir azaptır. Dışarıdaki yakınları onun rahat yatağında huzurlu bir şekilde öldüğünü sanırlarken o, gerçekte, maddi ve manevi çok büyük bir azabın içine girmiştir. Ölüm melekleri, acı vererek ve aşağılayarak onun canını bedeninden çıkarırlar. Kuran'da, bu melekler, kafirlerin canlarını bedenlerinden, "ta en derinden acıyla sökerek çıkaranlar" (Naziat Suresi, 1) olarak tarif edilirler.

Başka ayetlerde şöyle buyrulmaktadır:

Hayır; can, köprücük kemiğine gelip dayandığı zaman, "Son müdahaleyi yapacak kim" denir.

Artık gerçekten, kendisi de bir ayrılık olduğunu anlamıştır. (Kıyamet Suresi, 26-28)

İşte inkarcı, artık hayatı boyunca inkar etmiş olduğu o büyük gerçekle yüzyüzedir. Ölümle birlikte, yaşamı boyunca işlediği büyük suçun, inkarının cezasını çekmeye başlayacaktır. Meleklerin sırtına vura vura, canını en derinden sökerek almaları, kendisini bekleyen sonsuz azabın yalnızca çok hafif bir başlangıcıdır.

Bunun aksine, ölüm, mümin için büyük bir mutluluk ve neşenin başlangıcıdır. Ruhu en derinden acıyla sökülen kafirin aksine müminin ruhu, "yumuşacık çekip alanlar" tarafından (Naziat Suresi, 2), "güzellikle" ve "selamla" (Nahl Suresi, 32), adeta uykuda ruhun acısızca bedenden ayrılıp farklı bir boyuta geçmesi gibi (Zümer Suresi, 42) alınır.

Ölümün gerçeği işte budur. Dışardaki insanlar, yalnızca tıbbi ölümü bilirler; hayati fonskiyonları sona ermek üzere olan bir beden görürler. Ölen kimseyi seyredenler, ne onun yüzüne ve sırtına vurulduğunu, ne ayaklarının dolaştığını, ne de canının köprücük kemiğine dayandığını görürler. Bu görüntü ve hislerle yalnızca ölen kişinin ruhu muhatap olur. Oysa gerçek ölüm, dışarıda insanların göremeyeceği bir boyutta ölen kişi tarafından bütün yönleriyle "tadılmakta"dır. Bir başka deyişle, ölüm sırasında yaşanan olay, bir "boyut değişikliği"dir.

Buraya kadar incelediğimiz ayetlerden anlaşılan gerçekleri kısa maddeler halinde şöyle özetleyebiliriz: Mümin de kafir de, ecelleri gelince ne bir saat ertelenir ne de bir saat öne alınırlar. Her nerede olurlarsa olsunlar vakitleri gelince ölüm onları bulur. Dışarıdan seyredenler fark etmese de, ölüm anı gelen bir kişi çok farklı olaylar yaşamaya başlar.

MÜMİNİN ÖLÜMÜ:

- Kaçınılmaz olduğunu bildiği ve yaşamı süresince hazırlık yaptığı ölümle karşılaşır.

- Canını almaya gelen melekler ona selam verip, onu cennetle müjdelerler.

- Melekler güzellikle canını alırlar.

- Ruhu bedeninden yumuşakça çekilip alınır.

- Arkasından gelecek müminleri müjdelemek, Allah'ın vaadinin hak olduğunu ve müminler için bir korku ve üzüntü olmadığını haber vermek ister. Ama buna izin verilmez.

İNKARCININ ÖLÜMÜ:

- Hayatı boyunca kendisinden kaçıp durduğu ölümle buluşur.

- Ölümü şiddetli sarsıntılar içinde olur.

- Melekler, ellerini ona doğru uzatır ve onu alçaltıcı ve yakıcı bir azapla müjdelerler.

- Melekler, yüzüne ve sırtına vura vura canını alırlar.

- Ruhu en derinden acıyla sökülür.

- Ruhu köprücük kemiklerine kadar çekilir ve son müdahale yapılır.

- Canı o inkar içindeyken zorluk içinde çıkar.

- Ölümle yüzyüze geldiği andaki imanı ve tevbesi kabul edilmez.

-Gerçeği görmenin verdiği büyük pişmanlık içinde Allah'tan kendisini dünyaya geri çevirmesini ve kaybettiği ömrünü telafi etmeyi talep eder. Ama şansını kaybetmiştir. Bu isteği kabul edilmez.

Dışarıdaki insanların gördüğü "tıbbi ölüm"ün de insana ders veren çok önemli bir yönü vardır. Tıbbi ölümün insan bedenini yok edişi, insana çok önemli bazı gerçekleri kavrama fırsatı verir. Bu nedenle, gerçek ölümün ardından söz konusu tıbbi ölüme de değinmek, hepimizin bedenini bekleyen mezar hakkında biraz düşünmek gerekir.

Varlığımın Kıymetini Bilmeyeni yokluğumla terbiye ederim.

09-30-2007 03:59 PM
Bu kullanıcının gönderdiği tüm mesajları bul Bu mesajı bir cevapta alıntı yap
VeGA Çevrimdışı
Süper Yönetici
*******

Üye Bilgileri

Üye No: 124
Katılım: Aug 2006
Yer: MaLtEpE
Cinsiyet : Erkek
Mesajlar: 5,579
Grup: Süper Moderatör
Statü: Çevrimdışı

Rep Bilgileri

Rep Derecesi: 34
Rep Puanı : 34
Rep Verin:

Hızlı Mesajlaşma 



Mesaj: #36
Cvp: Dini Hikayeler
İlk İcazetname

Hasan-ı Basri, Muhsin Ali Hazretleri'nin terbiyesinden geçer ve kısa sürede yetişir. Hocası ondan halka vaaz vermesini ister. İşte, bir gün kürsüdeyken kapıdan bir yabancı girer. Hasan-ı Basri mescidin nurlandığını hisseder. Bu ne heybettir Ya Rabbi, bu ne güzelliktir... Yoksa bu zat... Evet, yanılmadığını anlar. Meçhul misafir Hazret-i Ali'nin (Kerremallahü vecheh) ta kendisidir. Hasan-i Basri , Hazret-i Ömer ve Hazret-i Osman'dan sonra 'ilim şehrinin kapısı' ile şereflenir. Hazreti Ali Efendimiz, bu genç vaizi çok sever. Kimseye yapmadığını yapar, ona tasavvuf ile ilgili sırları fısıldar. Dahası nurlu elleri ile bir 'icazet' yazar ve talipleri yetiştirmekle vazifelendirir. İşte tasavvufta hilafetnâme (izin belgesi) verme usülü Hazret-i Ali'den kalma bir gelenektir.

O günden sonra Hasan-ı Basri'nin hizmeti büyük olur. İnsanlar fevç fevç sohbetine gelirler. Talebeleri ülkeler beldeler ötesini nurlandırırlar ki bunların arasında Malik bin dinar, Utbe-i Gulâm, Ebû Haşim-i Mekki, Habib-i Acemi gibi pırlantalar vardır. Bu yol ölümünden sonra da devam eder İbrahim Edhem ve Mûiniddin-i Çeşti gibi zirveler halkaya eklenirler. Hasan-ı Basri hazretleri hurma dalından dokunmuş bir yataktan başka bir şey bırakmaz. Ölüm halleri belirdiğinde 'ömrümün hesabından çok korkuyorum' diye ağlar. Birara dalar, soluğu duyulmaz olur. Talebeleri hafifçe sarsarlar. Mübarek gözlerini aralar 'beni cennet bahçelerinden, nefis pınarlardan, güzel konaklardan uyandırdınız' buyururlar.

Son olarak 'Bir kimse ölüm anında sıdk ile kelimeyi şehadet getirirse cennete gider' hadisi şerifini nakleder ve tane tane şehadet söylerler. Basra, Basra olalı böyle bir cenaze merasimi görmez. Talebeleri onu Salihiyye denilen yere defnederler.

Varlığımın Kıymetini Bilmeyeni yokluğumla terbiye ederim.

09-30-2007 04:00 PM
Bu kullanıcının gönderdiği tüm mesajları bul Bu mesajı bir cevapta alıntı yap
VeGA Çevrimdışı
Süper Yönetici
*******

Üye Bilgileri

Üye No: 124
Katılım: Aug 2006
Yer: MaLtEpE
Cinsiyet : Erkek
Mesajlar: 5,579
Grup: Süper Moderatör
Statü: Çevrimdışı

Rep Bilgileri

Rep Derecesi: 34
Rep Puanı : 34
Rep Verin:

Hızlı Mesajlaşma 



Mesaj: #37
Cvp: Dini Hikayeler
O'nu Bulmak..

"O"nu bulmak

Gençlik bugün bir arayış içinde. Ne arıyor. Kimi, neyi arıyor derseniz, vereceğim cevap, hepimizi şaşırtacak. Kendini arıyor, gençlik. Bu yoğun dünya problemleri ve onların getirdiği bunalımlar arasında, kendini ve benliğini arıyor. Hafızasını kaybetmiş ve kim olduğunu hatırlayamayan, mazisini unutmuş bir kişi, kendini nasıl yalnız ve kimsesiz hissediyorsa gençlik de böyle, kendisinden ümit kesmiş, sislere bulanmış derin bir boşluk içinde, kimliğini arıyor. İnsan başkalarının dostluğuna, yardımına, sesine ne kadar muhtaçsa, varlığında cereyan eden maddî ve manevî cevelanların heyecanına da o kadar muhtaçtır. Susmuş olan aklının, durmuş olan hafızasının, işlevini yitirmiş olan kalbinin, sahip ve malikinden ayrı kalarak, yalnızlığa itilmiş ruhunun, hata ve yanlış yaptığını ihtar eden vicdanının sesine de bir o kadar muhtaçtır.

Aza ve hissiyatları, ayrı ayrı ülkelerde kalıp, yıllardır buluşamayan dostların hasretiyle yanıp tutuşan bir garip, bir yalnız kişi gibidir. Bir bütün insan değildir o. Paramparçadır. Bu yüzden hiç huzur bulamıyor.

Bu arayışı, bu yalnızlığı, bu garipliği, ben de hissettim gençliğimde. Evet, ben Müslümanım. İslâm yazıyor nüfus cüzdanımda, ama bu mana, bu hakikat, eğitim tufanıyla mı, cemiyette din hususunda estirilen menfî fırtınalar sebebiyle mi bilemeyeceğim, öyle uzaklara düşmüş ki, benden. Aramıza aşılmaz mesafeler girmiş sanki. Saadet sebebimden çok çok uzağım. "Namaz kılsam huzur bulabilir miyim acaba?" diyorum. Fakat içimde öyle bir kimsesizlik, öyle arayışlar, öyle fırtınalar var ki, bir türlü istikrara kavuşamayan ve durgunlaşamayan varlığım, daha secdeye yanaşmadan, kendini huzursuzluğun başka ve derin bir girdabında kıvranırken buluveriyor. Beni secdede Rabbim ile daimi buluşturacak olan şevk ve istikrardan mahrumum. Ama huzur bulabilmem için bir şeyler yapmam gerek, onu da biliyorum.

Ben arada bir, o günlerdeki hallerimi anlatıyorum ve gençlerin pek çoğunun da bunu anlayabildiğine inanıyorum. İnsan nasıl inanmadığı bir başarıyı gerçekleştiremezse, o başarıya kendisini ***ürecek yolu ve inancı bulamamışsa yolda kalır. Ruhlar da önce Sahip ve Malikini bulmalı, kime secde edeceğini kavramalı, önce kalbi mabede dönmeli ve önce orada secde etmeliydi. Sonra mabede koşabilirdi. Bütün aza ve hissiyatları ve bütün varlığı ile insan olduğunun farkına varmalı ve ne kadar üstün bir yaratılışta olduğunu bilmeliydi. Halbuki ben, kim olduğumu, bu dünyada neden bulunduğumu, yaratılışımın üstünlüğünü ve diğer yaratılmışlardan farklı olduğumu bilemiyorum daha. Kimliğini bulamamanın ızdırabı ile ağlanıyor, mutluluğu öz benliğimde değil, çok uzaklarda arıyordum. Halbuki mutluluk çok yakınlarımda, kalbimin köşesindeki bir noktacıkta keşfedilmeyi, araştırılmayı, tadılmayı bekliyordu. Gençlik sebebiyle, her ne kadar kendim hakkında, uzun bir ömür tahayyül etsem de, biliyordum ki, ölüm umulmadık bir anda karşıma dikilebilirdi, benim de. Bu yüzden, çok acele edilmesi gereken bir işim var gibi telaşlanıp duruyordum. Ölümü istemesem de, uzun yaşayacağımı düşünsem de. İçimde bir ses, "Acele et, acele et!" dedikçe, huzursuzluğum artıyordu. Neden acele etmeliydim? Ne vardı, bu telâşa? Arayışım ve huzursuzluğum arttıkça, telâşım da artıyordu. Müthiş bir şeyler kaybedeceğim hissi vardı, içimde. Bu dünyadan gittikten sonra, asla ele geçmeyecek bir şeyler. Bunlar ne idi. Tam olarak bilmesem de, asla kaybetmek istemeyeceğim şeyler olduğunu biliyordum.
Ebed inancım tam olarak gelişmemişti. Bir takım kişiler, kafa bulandırıyordu. "İnsan toprak olup kalacak. Bir daha diriliş yok. Öyleyse ne yapacaksa, bu dünyada yapmalı ve acele etmeli." Acele etmem hususunda, kalbimden aldığım ihtar, eğer dünya hakkında ise, onun hangi zevkini tatmak için acele edecektim ki? Bu elemli, kederli dünyayı pek sevmemiştim, zaten. Gençlerin çoğunda gördüğüm, aşırı eğlence tutkusu ve her şeyi unutma şuursuzluğu bende pek yoktu. Aklımı iptal etmek istemiyordum ben.

Düşünmeyi seviyordum. Hissetmekten, güzel duyguların derinine inmekten hoşlanıyordum. Benim o günlerdeki ölüm korkum, ruhen şu bedenden ayrılacağım veya onun toprak olacağı korkusu değildi. Hiçlikti, yokluktu. Kalbimdeki güzel hisleri, âlemde gördüğüm şirin güzelliklerden etkilenerek, ruhumda doğan hasreti, özleyişi bir daha hiç duyamamaktı.

Neyi özlediğimi bilemesem de, bu özleyiş, benim umudumdu. His yönünden çok güzel çalkalanışlar vardı, kalbimde. En büyük korkum, bu güzel hislerimle bir daha hiç buluşamamaktı. İnsanlar kalbimi bulandırmasa ve ebed inancına tam sahip olabilsem, belki bu ızdırapları hiç tatmayacaktım. Ebedi çok seviyorum. Ebedi istiyordum. Ona, bütün gönlümle inanmak istiyordum. Bu insanlara ne oluyor ki, bir avuç toprak ile ebed kapısını kapamak istiyorlardı.

Öleceksin! Bunu biliyorum. Belki o kadar ıstırap vermeyebilir de bu biliş. Öleceğimi kabul edip hazmedebilirim. Toprak olacağımı da kabul edebilirim. Zira ben toprağa düşman değildim. Ama şu söz yok mu? "Toprak olup kalacaksın. Yeni bir diriliş yok, ebed yok." İşte bunu hazmedemiyordum. Kavî bir imanım olmadığı için de, her oltaya kapılıp gidecek zayıf bir av gibiyim. Ama içimde kuvvetli bir his, ziyan olmayı istemiyor, bir köşeye çekilmiş hep dua ediyordu sanki.

"Beni kurtar Yarabbi!" feryadıyla doluydu kalbim.

Ben size çeşitli zamanlarda dönüşümü hep anlattım. Şimdi de bahsetmek istiyorum. Şu gizli, derinlerde çağlayan, o kurtuluş duasından. Bu ince, sızılı duayı, gençlerin kalplerinde öylesine hissediyorum ki, bir zamanların arayış içindeki Mü'mine'si, hemen yanı başımda beliriveriyor. "Herkes için bir ümit var" diyor. Şu kalplerin derinlerinde, en derinlerinde neler olduğunu Rabbin biliyor. Senin hayatın, buna en güzel şahit. Kimseye açmadığın kalbinde, çok derinlerinde neler olduğunu Rabbin biliyor. Senin hayatın, buna en güzel şahit. Kimseye açmadığın kalbinde, çok derinlerde haykıran duaları nasıl duydu. Kurtuluşa kapı açtı. Kimsenin müdahale edip, zarar veremeyeceği kavi bir ebed inancıyla, kalbini güldürdü. Hasretini dindirdi. Kimi aradığını, kimi özlediğini buldurdu. Sahibini, malikini gösterdi. Artık yalnız değildin. Her an müracaat edebileceğin ve seni yüzde yüz anlayan bir Dostun vardı, artık…

O Dosttan hiç ayrılmamak ve herkesin de Onu bulması dileğiyle…

Varlığımın Kıymetini Bilmeyeni yokluğumla terbiye ederim.

09-30-2007 04:00 PM
Bu kullanıcının gönderdiği tüm mesajları bul Bu mesajı bir cevapta alıntı yap
VeGA Çevrimdışı
Süper Yönetici
*******

Üye Bilgileri

Üye No: 124
Katılım: Aug 2006
Yer: MaLtEpE
Cinsiyet : Erkek
Mesajlar: 5,579
Grup: Süper Moderatör
Statü: Çevrimdışı

Rep Bilgileri

Rep Derecesi: 34
Rep Puanı : 34
Rep Verin:

Hızlı Mesajlaşma 



Mesaj: #38
Cvp: Dini Hikayeler
Merak EdiyOrum!!

Eger bir gun Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ziyaretimize
gelse
Yalnizca bir kac gunlugune, aniden calsa kapimizi,
Merak ediyorum neler yapacagimizi....
Biliyorum, boylesine serefli bir konuga acacagimizi,
En guzel odamizi.
Ve O'na sunacagimiz tum yemeklerin en iyisi olacagini,

Ve inandirmaya calisacagimizi.
O'nu evimizde goruyorolmaktan mutlu olacagimizi.
Ve gercekten de, evimizde O'na hizmet etmekten haz
alacagimizi.
Fakat soyleyelim simdi:
Efendimizi (s.a.v.) evimize dogru gelirken
gordugumuzde, O'nu
kapida mi karsilayacagiz?
Yoksa O'nu iceri almadan once,
Aceleyle bazi dergileri, gazeteleri saklayip,
Yerine Kur'an'i mi koyacagiz?
Peki hala Amerikan filmlerini seyredecek miyiz TV'de?
Ya da kapatmaya mi kosacagiz. O bize kizmadan once.
O'nun isitmedigini umarak, radyoyu da mi kapatacagiz?
Kimbilr, belki de agzimizdan hic cikmamis olmasn
dileriz,
Hatirlayabildigimiz, en son kaba ve cirkin
kelimelerin.
Dunyalik muzigimizi saklayacak miyiz?
Ve bunun yerine ortaliga hadis kitaplarini mi
ckaracagiz?
Hemence iceriye girmesine izin verecek miyiz?
Yoksa telasla saga sola m kosturacagiz?
MERAK EDIYORUM;
Eger Peygamber Efendimiz birkac gunu bizimle birlikte
yasasa,
Yapmaya devam edecek miyiz herzaman yaptigimiz
seyleri?
Ailemizdeki sohbet ortami eski yerini koruyacak mi?
Her yemekten sonra sofra duasi etmeyi zor mu bulacagz?

Hic yuzumuzu asmadan her vakit namazini kilacak miyiz?

Ve sabah namazi icin her sabah yataktan,
Erkenden firlayacak miyiz?
Peki ya; yine soyleyecek miyiz her zaman soyledigimiz
sarkiyi?
Ve okuyacak miyiz her zaman okudugumuz kitaplari?
Peki bilmesine izin verecek miyiz,
Aklimizin ve ruhumuzun besledigi seyleri?
Soyle soralim ya da;
Gidecegimiz her yere Peygamberi de goturebilecek
miyiz?
Yoksa birkac gunlugune degisecek mi planlarimiz?
Tanistirmaktan onur duyacak miyiz?
En yakin arkadasimizi O'nunla?
Yoksa hic karsilasmamayi mi umaruz Peygamberimizin
ziyareti bitene
kadar?
Simdi soyleyelim acik yureklilikle,
O'nun kalmasini ister miyiz bizimle?
Sonsuza dek, hep birlikte.
Ya da rahat bir nefes mi alacagiz,
Ziyareti bitip gittiginde?
Gercekten bilmek ilgi cekici olabilir, degil mi ?
Bilmek ve dusunmek.
Eger bir gun, Peygamber Efendimiz ziyaretimize gelse
ne yapacagiz?...

Varlığımın Kıymetini Bilmeyeni yokluğumla terbiye ederim.

09-30-2007 04:00 PM
Bu kullanıcının gönderdiği tüm mesajları bul Bu mesajı bir cevapta alıntı yap
VeGA Çevrimdışı
Süper Yönetici
*******

Üye Bilgileri

Üye No: 124
Katılım: Aug 2006
Yer: MaLtEpE
Cinsiyet : Erkek
Mesajlar: 5,579
Grup: Süper Moderatör
Statü: Çevrimdışı

Rep Bilgileri

Rep Derecesi: 34
Rep Puanı : 34
Rep Verin:

Hızlı Mesajlaşma 



Mesaj: #39
Cvp: Dini Hikayeler
Hz.Ömer r.a olmak

ömer r.a sahabeye dönerek benim hatamı görseniz ne yaparsınız dediginde sahabe kılıcını çekerek ey ömer kılıcımızla düzeltiriz diyorlar.

Bu dönemde ise yahudileri ve hristyanları dost edinenler rahiblerin,papazların ve hahamların ellerini öperek İslam dinini şuan yaşadıgımız ortamda dinimizi hakim kılacagız diyorlar ve amerikan,israil askerleri öldürüldügünde geceleri yatamıyorum diyerek afganistanda 30 bin insanın ölümünü çeçenistanda tecavüz edilen çeçen kadınlarını bosnada kıyma makinasına atılan insanları görmeyen bazı liderler için daha onların peşinden giderken şu ayet akıllarına hiç gelmiyormu

-Yüzleri ateşte evrilip çevrildiği gün: Eyvah bize! Keşke ALLAH'a itaat etseydik, Peygamber'e de itaat etseydik! derler.

-Ey Rabbimiz! Biz reislerimize ve büyüklerimize uyduk da onlar bizi yolda saptırdılar, derler.

-Rabbimiz! Onlara iki kat azap ver ve onları büyük bir lânetle rahmetinden kov.

Ahzab Suresi/ 66,67,68

Varlığımın Kıymetini Bilmeyeni yokluğumla terbiye ederim.

09-30-2007 04:04 PM
Bu kullanıcının gönderdiği tüm mesajları bul Bu mesajı bir cevapta alıntı yap
VeGA Çevrimdışı
Süper Yönetici
*******

Üye Bilgileri

Üye No: 124
Katılım: Aug 2006
Yer: MaLtEpE
Cinsiyet : Erkek
Mesajlar: 5,579
Grup: Süper Moderatör
Statü: Çevrimdışı

Rep Bilgileri

Rep Derecesi: 34
Rep Puanı : 34
Rep Verin:

Hızlı Mesajlaşma 



Mesaj: #40
Cvp: Dini Hikayeler
ÇARŞAFIN İÇİNDEN SANA NE

Haçkalı Baba, bir gün karısı Zehra Hanımla birlikte yolda giderken arkalarından gelen biri nefsinin buyruğu ve gözünün kuyruğu ile Hoca'nın çarşaflı hanımını merak ediyormuş:
"Acaba bu çarşafın içinde nasıl bir beden var? Filan fdiye merak ederken, adamın içindeki hinliği ve hainliği gönül ekranında seyredip duran Hoca, adama yol kenarındaki bir evi göstererek:
-Ha bu evin içi nasil bir yerdur uşağum? diye sormuş.
Adam:
-İlin evinin içinden dışından bana ne baba? diye cevap vermiş.
Bunun üzerine Haçkalı Baba:
-Doğru dersin daa! Doğru deysin eyi de... İlin çarşafından sana ne de içindekini merakedip duraysun daa? Diye gürleyince, adam ibiğini bükmüş toz olmuş.

Varlığımın Kıymetini Bilmeyeni yokluğumla terbiye ederim.

09-30-2007 04:04 PM
Bu kullanıcının gönderdiği tüm mesajları bul Bu mesajı bir cevapta alıntı yap
Mesaj Önizleme  Konuyu Gönder 
   
Anahtar Kelimeler

Dini Hikayeler  ,Dini Hikayeler  indir,Dini Hikayeler  yükle,Dini Hikayeler  download,Dini Hikayeler  indirmek istiyorum,Dini Hikayeler  yükle,Dini Hikayeler  bedava, Dini Hikayeler  İNDİR,Dini Hikayeler  YÜKLE,free,yukle,İndir,download,inndir,Dini Hikayeler  Dvdrip,Dini Hikayeler  filmi indir



Benzer Konular...
Konu: Yazar Cevaplar: Gösterim: Son Mesaj
  Âhireti kazanmak için restart 0 24 10-08-2006 01:37 PM
Son Mesaj: restart
  İbadetin kabul olması için restart 0 5 07-17-2006 12:39 AM
Son Mesaj: restart

Foruma Git: