Mesaj Önizleme  Konuyu Gönder 
 
Konuyu Değerlendir
  • 0 Oy - 0 Ortalama
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
osmanlılarda kurulus ve yükselme dönemi padişahları
Yazar Mesaj
VeGA Çevrimdışı
Üye

Üye Bilgileri

Üye No: 124
Katılım: Aug 2006
Yer: MaLtEpE
Cinsiyet : Erkek
Mesajlar: 5,580
Grup: Üye
Statü: Çevrimdışı

Rep Bilgileri

Rep Derecesi: 34
Rep Puanı : 34
Rep Verin:

Hızlı Mesajlaşma 



Mesaj: #1
osmanlılarda kurulus ve yükselme dönemi padişahları
Osman Gazi Yönetimi (1281 - 1324)
Doğumu: 1258
Ölümü: 1324
Ertuğrul Gazi H. 680/M. 1281’de ölünce oğlu Osman Gazi kabilenin beyi oldu ve bu durumu Selçuklu Sultanı da onayladı.
Osman Gazi de babası gibi gaza ve savaşı kendine uğraş edinmekle gitgide değeri, ünü ve gücü artarak ardı ardına Karacahisar, Bilecik, Yarhisar ve İnegöl kalelerini ele geçirmiş ve Yenişehir'i görkemli ve sağlam yapılarla süsleyip kendine başkent edinmişti.
Selçuklu Sultanı II. Alaeddin, Eskişehir'i ele geçirdiği memleketlere katıp hepsini bir sancak sayarak Osman Gazi'ye verdikten sonra özgürlük ve beylik alameti olan davul ve bayrak da yolladı ki böylece Osman Gazi'nin şan ve şöhreti parlayıp yüceldi. Selçuklu sultanı Alaeddin'in yolladığı ferman ile Osman Gazi'nin buna cevabı "Feridun Bey Münşeatı"nda yazılıdır.
Osman Gazi anlattığımız gibi bir sancağın valiliğini elde ettikten on oniki yıl sonra, İran Moğolları denen İlhanlılar, Selçuklu Sultanlığı'nı tamamen ortadan kaldırınca, Selçuklu beylerinden Germiyan Oğlu Kütahya'da, Karesi (Balıkesir), Saruhan (Manisa), Aydın ve Menteşe (Muğla) ve Hamit (Isparta) Oğulları adları ile anılan yerlerde, İsfendiyar, Ramazan ve Zülkadriye Oğulları, Kastamonu, Adana ve Maraş bölgelerinde zamanla bağımsızlıklarını ilan ettikleri gibi Osman Gazi de M. 1299 yılında adına hutbe okutarak kendi bölgesinde bağımsız oldu.
Tebriz'de hüküm süren İlhanlılar tarafından, daha önce Selçuklu Sultanlığı'nın başına genel vali atanmış olup Kayseri'de oturmakta bulunan Ertana Bey, Selçuklu Sultanlığı'nın yerine mirasçı olmak hevesine kapılmış ise de yukarıda adları geçen Selçuklu Beyleri kendisine baş eğmemişler, üstelik Karaman Oğulları, Konya'da hükümet kurmuşlardır.
Daha sonra İlhanlılar da dağılıp parçalanınca bu Moğol Hanları'nın Anadolu durumu ile ilgilenme gücünü yitirmeleri üzerine adı geçen Ertana Bey, elindeki birliklerle Selçuklu Beylerini itaat altına alamayacağını anlayarak Kayseri ve çevresinin yönetimi ile yetindiğinden kaderin gidişi, Anadolu'da beyliklerin ortaya çıkmasına yol açtı.
Bundan sonra Osman Gazi, ölüm yılı olan 1324'e dek yavaş yavaş Bursa, Kocaeli ve çevresini ele geçirip Bursa’yı kendine başkent yapıp kale içindeki "Ak Künbed" adındaki manastırın içine gömülmesini vasiyet ederek bağımsızlığını ilan edişinden 24 yıl sonra ve 66 yaşında öldü
.

Varlığımın Kıymetini Bilmeyeni yokluğumla terbiye ederim.

12-21-2006 01:51 AM
Bu kullanıcının gönderdiği tüm mesajları bul Bu mesajı bir cevapta alıntı yap
VeGA Çevrimdışı
Üye

Üye Bilgileri

Üye No: 124
Katılım: Aug 2006
Yer: MaLtEpE
Cinsiyet : Erkek
Mesajlar: 5,580
Grup: Üye
Statü: Çevrimdışı

Rep Bilgileri

Rep Derecesi: 34
Rep Puanı : 34
Rep Verin:

Hızlı Mesajlaşma 



Mesaj: #2
RE: osmanlılarda kurulus ve yükselme dönemi padişahları
Orhan Gazi Yönetimi (1324 -1362)

Doğumu: 1281
Vefatı: 1362
Osman Gazi'nin ölümü üzerine oğlu Orhan Gazi, babasının yerine tahta geçti. İki yıl sonra İzmit ve Hereke Kaleleri ele geçirilip büyük şehzade Süleyman Paşa'ya verilmiş ve H. 731/M. 1331 yılında, uzun süredir kuşatılmış bulunan İznik şehri alınıp bir süre için başkent yapılmıştır.
Şehzade Süleyman Paşa, Bizanslılar elinde bulunan Taraklı Yenicesi'ni ele geçirmek amacıyla yola çıktığında, adaleti ve doğruluğu her yerde duyulup bilindiğinden, ahalisi kendiliklerinden bağlılıklarını bildirdikleri gibi Mudurnu ve Göynük hakimleri (beyleri) de boyun eğmek zorunda kaldıklarından buraların ahalisi cizyeye bağlanarak yerlerinde bırakıldı. Orhan Gazi de bir aydan çok bir süredir kuşattığı Gemlik kalesini ele geçirdi.
Şimdiye dek Müslümanlar elinde bulunan bölgelere hiç saldırılmamış iken Selçuklu Emirlerinden Karesi valisi bulunduğu sırada ötekiler gibi bağımsızlığını elde eden Aclan Bey ölüp, Orhan Gazi'nin yanında bulunan oğlu ile babası yanında olan öteki oğlu arasında tahta çıkma yüzünden ortaya çıkan düşmanlık ve birbirini öldürmeler, Karesi Sancağı'nın Osmanlı yönetimine girmesi sonucunu doğurdu ve bu sancak, şehzade sultan Murad'a verildi.
H. 738/M. 1338 yılına dek Bursa, İzmit ve Bolu sancaklarında bulunan hıristiyan toprakları tamamen ele geçirilip Osmanlı sınırı, Üsküdar çevresindeki Kartal'a ulaşmış ve Anadolu yakasında yalnız Alaşehir ile Biga Kalesi, Bizanslılar elinde kalmıştı.
Bundan sonra H. 758/M. 1357 yılına dek, tarihlerde savaşa dair hiç bir bilgi olmadığına göre bu süre içinde devlet temellerinin sağlamlaştırılması ve yüceltilmesi işlerine önem verildiği tahmin edilmektedir.
Tarihlerde ayrıntıları ile bildirildiği üzere şehzade Süleyman Paşa, emrinde bulunan gazilerle H. 758/M. 1357 yılında Rumeli yakasına geçip Gelibolu, Dimetoka ve Burgaz taraflarını ve Muarız Körfezi'ni Bizanslılardan alıp Bolayır kasabasını Emirlik merkezi yapıp ülkenin genişletilmesine çalışmakta iken avlanma sırasında attan düşüp öldü.
Böylece Rumeli'de bulunan Türk birlikleri komutansız kalınca Bizans, Bulgar, Sırp ve Eflak beyleri birleşip 30.000 kişilik bir ordu ile denizden ve karadan saldırıya geçmişlerse de Allah'ın yardımı ile tam bir yenilgiye uğradıklarından bu başarı Osmanlıların Rumeli’de yerleşip tutunmalarını sağladı.
Bu olayın sonunda yani 1362 yılı içinde Orhan Gazi 81 yaşında ve tahta geçişinin 38. yılında Bursa'da öldü.

Varlığımın Kıymetini Bilmeyeni yokluğumla terbiye ederim.

12-21-2006 01:52 AM
Bu kullanıcının gönderdiği tüm mesajları bul Bu mesajı bir cevapta alıntı yap
VeGA Çevrimdışı
Üye

Üye Bilgileri

Üye No: 124
Katılım: Aug 2006
Yer: MaLtEpE
Cinsiyet : Erkek
Mesajlar: 5,580
Grup: Üye
Statü: Çevrimdışı

Rep Bilgileri

Rep Derecesi: 34
Rep Puanı : 34
Rep Verin:

Hızlı Mesajlaşma 



Mesaj: #3
RE: osmanlılarda kurulus ve yükselme dönemi padişahları
I. Sultan Murad (Murat Hüdavendigar) Yönetimi (1367 -1389)
Hüdavendigar Gazi lakabı ile ün salan I. Sultan Murad, 1362 yılında, babası Orhan Gazi'nin yerine tahta geçti.İlk işi, ordusu ile yürüyüp Ankara Kalesi'ni, Selçuklu Beyleri kalıntılarından olan Ahiler adındaki zorbaların elinden almak oldu. Bundan sonra büyük bir ordu ile Rumeli yakasına geçip Çorlu'yu savaşarak, Lüleburgaz'ı barışla ele geçirip Edirne hakiminin, Osmanlı ordusunun ilerlemesini önlemek için yolladığı orduyu Sazlıdere adlı yerde bozguna uğratıp Edirne Kalesi'ni aldı.
Daha sonra Rumeli Beylerbeyisi atanan lalaları Şahin Paşa (öl. 1375) ve beylerden Evrenos Bey (öl. 1417) yanındaki birliklerle Zağra ve Gümülcine bölgelerini Osmanlı ülkesine kattıktan sonra Lala Şahin Paşa Edirne'de bırakılıp Padişahın ordusu başkent Bursa'ya geri döndü.
Bundan sonra, beylerbeyi Lala Şahin Paşa'nın himmetiyle Filibe Kalesi alınınca, hakiminin yakınması ve kışkırtmasiyla Sırp, Eflak, Bosna ve Macar Kralları, Türkleri Rumeli'den sürüp çıkarmak üzere aralarında anlaştılar.
Murat Han, bunların 50 - 60 bin kişilik bir ordu ile Edirne'ye doğru saldırıya geçtiklerini duyunca, korunma amacıyla Bursa'dan yola çıkıldığında Hacı İlbeyi (öl. 1363) adındaki gözü pek komutan, düşmanın durumunu öğrenmek için sekiz on bin kişilik bir birlik ile öncü olarak yollandı.
Hacı İlbeyi, Sırp Sındığı adıyla meşhur ovada bulunan müttefik düşman ordusu yakınlarına, karanlık bir gecede onların yakınına gelerek, çokluklarına güvenerek kimi sarhoş, kimi uykuya dalmış, tedbirsiz bir durumda olduklarını öğrenince Yaradan’a sığınıp birden bire üzerlerine saldırdı; düşman ordusunu perişan etti; içlerinden hemen hemen pek azı kurtulabildi.
Bu sevinçli haber Murad Hüdavendigar Gazi'nin Rumeli yakasına geçmesinden önce duyulduğundan çok kıvanç duyup Biga Kalesi'ni Bizanslılardan alıp başkent Bursa'ya döndü.
Bu kez İstanbul İmparatoru'nun gemilerle Yalakabad kıyılarına asker çıkardığı duyulunca oraya birlik yollanıp bir kısmı tutsak edildi, gerisi kılıçtan geçirildi.
768/M. 1366 - 67 yılında Murad Hüdavendigar Gazi ikinci kez Rumeli yakasına geçti. Edirne şehrini Rumeli bölgesinin merkezi olmak üzere hükümdar sarayı ve büyük binalar yaptırarak süsledi. H. 777/M. 1375 - 76 yılına dek kah kendi eli ile kah komutanlardan biri yollanarak Vize ve Samakov bölgeleri ve Evrenos Bey'in kılıcı gücü ile Kavala, Dırama ve Serez bölgeleri ele geçirildi. Sırp Kralı’nın elinde bulunan Niş bölgesi Murad Han'ın saldırısı ile alındı ve Kral, Osmanlı Devleti’ne yılda 50 okka (64 kgr.) gümüş vermek şartı ile affedildi. Köstendil, Niğebolu ve Silistre hakimleri ile de vergiye bağlanmak suretiyle dostluk kuruldu.
Bundan sonra Rumeli Beylerbeyliği Timurtaş Paşa'ya verilip Bursa'ya dönüldü. Selçuklu valilerinden iken Kütahya'da bağımsızlığını elde eden Germiyan Oğlu'nun kızını, büyük şehzadeleri olan Yıldırım Bayezid'e verdiğinden, gelinin ceyizi olarak Germiyan Oğlu'nun Murat Han'a teslim ettiği Kütahya, Simav ve Tavşanlı bölgeleri Osmanlı ülkesine katıldı. Hamid Eli Beyi bulunan Hüseyin Bey'den, Seydişehri, Beyşehri, Yalvaç, Karaağaç ve İsparta belli fiyatla satın alındı.
Murat Gazi üçüncü kez Rumeli yakasına geçip Sofya kalesini ele geçirdiği sırada Karaman Oğlu, satın alınan yerlerden dolayı Osmanlı ülkesinin kendi toprakları ile sınırdaş olmasından kuşkulandı. Hüda-vendigar Gazi'nin Rumeli'de olan çarpışmasını fırsat bilerek Osmanlı ülkesine saldırdı. Bunun üzerine H. 787/M. 1385 yılında Osmanlı ordusu Anadolu'ya dönüp Konya ovasında Karamanlı birliklerini yenip darmadağın ettikten başka Konya'yı dahi kuşatmış iken Karaman Oğlu'nun eşi ve Murad Han'ın kızı olan Nefise Sultan'ın babasına yalvarması üzerine affedildi.
Rumeli Beylerbeyisi Timurtaş Paşa, Manastır, Pirlepe ve Karlıeli'ni ele geçirip Bosna ve Hersek bölgelerini ateşe verip tedirgin ettiğinden hakimleri, vergi vererek güvenliklerini elde etmek zorunda kalmışlardı.
Karaman Oğlu olayının ortaya çıkmasına ve belki aralarındaki gizli anlaşmaya dayanarak Bosna Kralı başkaldırma cesaretini gösterdiğinden Lala Şahin Paşa komutasında yollanan yirmi bin kişilik Osmanlı Ordusu düşman ülkelerini talan ile meşgul iken Bosna Kralı ansızın üzerlerine saldırmış, Türk ordusu bozguna uğramış,çoğu da şehit olmuştur.
Bunun üzerine o bölgede bulunup daha önce Osmanlılara vergi vermekte olan Hıristiyan hükümdarlar da başkaldırdıklarından Sultan Murad Han Rumeli yakasına geçti. Ayrı bir birlikle gönderilen sadrazam Ali Paşa, Şumnu, Pravadi, Tırnova, Niğebolu ve Silistre kalelerini aldı.
Konya savaşında Osmanlı ordusu içinde bir miktar Sırp askeri vardı. Bunlar arasında halkın malına el uzatan ve onlara zarar veren bir kaç kişi cezalandırılmıştı. Bu duruma çok kızan Sırplılar memleketlerine döndüklerinde düşmanlık göstermeye başladılar. Ayrıca öteki Hıristiyan Emirlerini de yoldan çıkarıp kışkırtmağa çalıştıkları Murad Han tarafından öğrenilince, kendilerini uslandırmak amacı ile ordu yola düşüp Filibe'de kışlamaya başladı. Bunu duyan Sırp Kiralı, çevresinde bulunan Hıristiyan hükümdarlarla anlaşıp birleşerek yüz binden çok askerin başına geçen bir çok hükümdar, Murad Han'a karşı koymak için Osmanlı ülkesine saldırdılar. (H. 791 yılı Ramazan ayında/M.1389 Ağustosu) Kosova Ovası'nda büyük ve kanlı bir savaş oldu. Müttefik düşman ordusu tamamen bozguna uğrayıp darmadağın edildi.
Murad Hüdavendigar Gazi, düşman ordugahını seyrederken, öldürülenler arasında yaralı olarak yatmakta bulunan Miloş adındaki bir Sırplı fedai tarafından vurularak şehit edilip öldü. Murad Han bu sırada 63 yaşında olup saltanat süresi 27 yıla yakındı.

Varlığımın Kıymetini Bilmeyeni yokluğumla terbiye ederim.

12-21-2006 01:54 AM
Bu kullanıcının gönderdiği tüm mesajları bul Bu mesajı bir cevapta alıntı yap
VeGA Çevrimdışı
Üye

Üye Bilgileri

Üye No: 124
Katılım: Aug 2006
Yer: MaLtEpE
Cinsiyet : Erkek
Mesajlar: 5,580
Grup: Üye
Statü: Çevrimdışı

Rep Bilgileri

Rep Derecesi: 34
Rep Puanı : 34
Rep Verin:

Hızlı Mesajlaşma 



Mesaj: #4
RE: osmanlılarda kurulus ve yükselme dönemi padişahları
Yıldırım Bayezid (Beyazıt) Devri (1389 -1402)
Murad Hüdavendigar Gazi'nin ölümü üzerine, düşmanı kovalamakta olan büyük şehzadeleri Yıldırım Beyazıt Han, ordunun konak yerine gelip tahta geçti. Öte yandan her yana bölük bölük askerler yollanarak düşman ülkeleri yağma ettirildi. Ordugah, sayısız tutsak ve ganimetlerle dolup taştı.
Rumeli sınırları sağlamlaştırılıp güven altına alındıktan sonra yeni sultan Anadolu'ya dönüp Anadolu beyleri (Tavaif-i Mülûk) elinde bulunan Aydın, Saruhan ve Menteşe sancaklarını Osmanlı topraklarına katıp ülkesini genişletti. Rumeli Beylerbeyisi Timurtaş Paşa da Kratova madeni ile o çevrede bulunan öteki madenleri ele geçirip sayısız ganimet malları ile hükümdarın yanına döndü.
Hıristiyan hükümdarların birleşmesi konusunda Karamanoğlu'nun eli olduğu ve belki de başlıca kışkırtıcısı bulunduğu kesin olarak bilidiğinden cezası verilmek amacı ile Osmanlı Bayrağı dalgalandırılıp yola çıkıldı; Germiyan, Teke ve Hamit toprakları, sahipleri ellerinden alındıdı. Karamanların elinde bulunan Konya, Akşehir ve Niğde şehirleri Osmanlı ülkesine katıldı. Karaman Oğlu'na, Larende ve Taşeli kasabaları bırakıldı.
Eflak Hakimi, vermekle yükümlü bulunduğu vergiyi yollamakta geç davrandığından Yıldırım Bayezid Han H. 793/M. 1391 yılında bunun üzerine yürüyüp ordusunu bozguna uğrattı ve vermekte olduğu eski vergiyi iki katına çıkardı.
Karamanoğlu Alaeddin Bey, Sultan Yıldırım Beyazıt Han'ın Rumeli yakasına geçmesinden yararlanarak Osmanlı ülkesine saldırınca Yıldırım Han, hızla Anadolu'ya geri dönüp yapılan savaşta tam bir zafer elde etmiş ve Karaman Oğlu ortadan kaldırılmıştır.
Sivas ve Tokat bölgeleri de Tatar kabilelerinden olan Kadı Burhaneddin'in elinden alındı.
Eflak Hakimi'nin ayaklanmasının, Kastamonu hükümdarı bulunan Isfendiyar Oğlu'nun kışkırtması ile meydana geldiği anlaşıldığında Sultan Yıldırım Beyazıt, haddini bildirmek için o tarafa yönelince Isfendiyar Oğlu Sinop'a kaçtı. Sinop Kalesi’nin kendisine bırakılmasını istenilince Kastamonu ve Küreinühas (Bakır Küresi) Osmanlı ülkesine katılmakla yetinildi. Ele geçirilen bu yeni yerlere şehzadeler ve komutanlar gönderildi.
Osmanlılara karşı olmak üzere Venedik, Fransa ve öteki Avrupa hükümdarlarının Selanik kıyılarına çok sayıda asker çıkardıkları duyuldu. Sultan Bayezid Han, H. 796/M. 1394 yılında hızla oraya ordu sürerek gelen düşman ordusunu kılıçtan geçirdi ve Selanik ile Yenişehir kalelerini aldı.
H. 797/M. 1395 yılında Edirne'de asker toplanıp İstanbul surları kuşatıldı ise de Macar Kralı, Osmanlı Padişahını bu işten caydırmak için 100.000 den çok bir müttefikler ordusu teşkili ile Niğbolu kalesini kuşatınca, zorunlu olarak İstanbul kuşatması kaldırılıp o yana gidildi ve düşman ordusu bozguna uğratıldı.
İstanbul'un yeniden kuşatılması amacıyla Göksu Mesiresi'nin üst yakasında "Güzelcehisar" denen "Anadoluhisarı" yapıldı Bunun üzerine Bizans Kralı, her yıl 10.000 altın vergi vermek ve İstanbul şehri içinde bir İslam mahallesi kurulup kadı ve imam atanmak koşulları ile aman dileyip durum gereği olarak bu istek kabul edilip barış yapıldı. Bundan sonra bölük bölük ordu düzülüp Tırhala ve Atina şehirleri Bizanslılardan, Divriği, Kemah ve Behisni bölgeleri Türk sahipleri elinden alınıp Osmanlı topraklarına katıldı.
Tarihlerde uzun uzun anlatıldığı üzere 15 - 20 yıldan beri Semerkand taraflarında ortaya çıkıp Müslüman ülkeleri karıştıran Timurlenk, o bölgelerdeki hükümdarları yenilgiye uğratıp büyük bir topluluk ve ordu düzüp Irak'ın Arap ve İran bölgeleri ile Azerbaycan'ı ele geçirdi.
Bağdad Padişahı olan Sultan Ahmet Celayir ve Tebriz Hükümdarı bulunan Kara Yusuf, Timur'un yıkıcı gücünden korkarak sultan Bayezid'e sığındılar. Öte yandan Yıldırım'ın memleketlerini ele geçirdiği Anadolu Beyleri de Timur'a sığınıp Osmanlı Sultanlarından şikayette bulundular. Timur’un adamlarından olup Azerbaycan bölgelerinde hüküm süren Taharten üzerine Yıldırım Beyazıt Han saldırarak kadınlarını ve çoluk çocuğunu tutsak etmekle bu yüzden ve iki tarafta bulunan sığıntı beylerin kışkırtmaları ile ortaya çıkan olaylar, haberleşmeler ve mektuplaşmalar, azarlamalar, mağrur Timur'un Osmanlı ülkesine girişi ile sonuçlandı.
Kan dökücü Timur H. 803/M. 1400 yılında Anadolu'ya yönelip Sivas şehrini yakıp yıktı. Ahalisine türlü eziyetler ettikten sonra Şam ve Halep bölgesine geçti. Buraları korumak için Suriye'ye gelen Mısır Hükümdarını yenilgiye uğratıp her zamanki adeti üzere oraları da yağma ve türlü zulüm ve işkenceler yaptı.
Ertesi yıl sonunda, abartısız 200.000 den çok Timur askeri ile 120.000 kişilik Bayezid Han ordusu, Ankara'nın Çubuk Ovası'nda8 büyük bir savaşa tutuştular. Osmanlı ordusu tam bir bozguna uğradı ve sultan Beyazıt Han tutsak edildi. Sultan Yıldırım Bayezid Han, tutsaklığının sekizinci ayında ve saltanatının onüçüncü yılında 43 yaşında iken (Akşehir'de) öldü.

Varlığımın Kıymetini Bilmeyeni yokluğumla terbiye ederim.

(En son düzenleme: 12-21-2006 01:56 AM VeGA.)
12-21-2006 01:55 AM
Bu kullanıcının gönderdiği tüm mesajları bul Bu mesajı bir cevapta alıntı yap
VeGA Çevrimdışı
Üye

Üye Bilgileri

Üye No: 124
Katılım: Aug 2006
Yer: MaLtEpE
Cinsiyet : Erkek
Mesajlar: 5,580
Grup: Üye
Statü: Çevrimdışı

Rep Bilgileri

Rep Derecesi: 34
Rep Puanı : 34
Rep Verin:

Hızlı Mesajlaşma 



Mesaj: #5
RE: osmanlılarda kurulus ve yükselme dönemi padişahları
ÇELEBİ SULTAN I. MEHMET ve FETRET DEVRİ
(1413 — 1421)
Yıldırım Bayezid Han'ın, Emir Süleyman, İsa Çelebi, Mehmet Çelebi, Musa Çelebi, Mustafa Çelebi ve Kasım Çelebi adlarında altı oğlu vardı. Bunlardan Kasım Çelebi çok küçük olduğundan Bursa'da Harem-i Hümayûn'da bırakılmış, ötekilerin hepsi savaş alanında babalarının yanında yer almışlardı.
Bozgunluk belirtileri görünmeye başlayınca vezir-i azam Ali Paşa, Yeniçeri Ağası Hasan Ağa ve bazı devlet büyükleri, büyük şehzade Emir Süleyman'ı yanlarına alıp Bursa'ya koşarak ele geçirdikleri hazine mallarını, sultanın karılarını ve Kasım Çelebi'yi alarak Rumeli yakasına geçmek için deniz kıyısına vardılarsa da denizden karşıya atlamak hususunda Bizans İmparatoru'nun yardım etmesi gerekli olduğundan Kartal, Pendik ve Geğbuza (Gebze) kazalarını Bizanslılara geri vermek ve şehzade Kasım Çelebi'yi de rehin bırakmak sureti ile Edirne'ye vardılar.
İsa Çelebi eskiden vali bulunduğu Balıkesir bölgesine savuşup Timur'un Anadolu'dan ayrılışına dek oralarda saklandı. Mehmet Çelebi ki Çelebi Sultan Mehmet Han'dır lalası Bayezid Paşa ve bazı devlet büyükleri ve dairesi halkı olan yedi sekiz yüz atlı ile eski eyalet merkezi olan Amasya'ya gitti. Musa Çelebi babası ile birlikte tutsak ve Mustafa Çelebi savaş sırasında kayboldu.
Zalim Timur, Osmanlı ordusunun bozguna uğraması üzerine hemen Bursa, Kütahya ve öteki şehir ve bölgelere bölük bölük yağmacı tatarları musallat ederek Bursa'da bulabildikleri Osmanlı hazinesini ve Kütahya'da biriktirilip saklanmış olan Timurtaş Paşa'nın zengin hazinesini ele geçirdikten sonra her zaman yaptığı gibi, vardığı her yer halkından kurtuluş fidyesi alarak çapulculuğunu ve yıkıcılığını son kertesine vardırdı.
Karaman Oğlu Alaeddin Bey'in ortadan kaldırılmasından beri Bursa'da hapiste bulunan oğlu Mehmet Bey'i kurtarıp Karaman Beyliği tahtına, Germiyan Oğlu Yakup Bey'i Kütahya Beyliği tahtına, Saruhan Oğlu Hızırşah Bey'i Saruhan Oğulları Beyliği tahtına, Manisa ve Aydın Oğlu Cüneyd Bey'i Aydın Oğulları Beyliği tahtına, İsfendiyar Oğlu'nu da eski hükümet yerinde tahta geçirdi
Böylece görünüşte bir mürüvvet ve adalet göstermekte gibi ise de gerçekte Anadolu ülkesinde müslümanlar arasında yeniden büyük karışıklık ve savaş nedenlerini hazırlamış oldu.
Merhamet ve hamiyetin gereği, bir kaç kişinin refahını ve varlığını hazırlamak değil müslümanlar arasında fitne ve fesada yol açabilecek durumların ortadan kaldırılması ile geniş halk topluluğunun güvenliği ve güçlenmesi, ülkenin genişleyip nüfusunun artması mümkün kılacak durumun yaratılmasıdır.
Elde ettiği fırsat ve imkanları gereğince bu hususları göz önüne almayıp seksen yüz yıl gibi uzun bir süre daha müslümanlar arasında kan dökülmesine yol açacak zemin hazırlamış oldu.
Timur'un Asya ülkesinde gezip dolaşması pek çok ise de deniz geçmek adeti olmadığından Rumeli yakasına el atamadı. Bizans İmparatorunun yolladığı küçük hediyelerle yetindi.
Öte yandan Anadolu için, yapabileceği bütün zulümleri yapmakta kusur etmediği gibi Çelebi Sultan Mehmed'in, Amasya bölgesinde eşkıyayı bastırmak hususunda elde ettiği başarıları duyduğunda onu da yok etme çabasına girişti.
Şöyle ki : Çubuk Ovası'nda yapılan savaşın sonunda bir takım Tatar elebaşıları Osmanlı ülkesini çapula koyuldular. Osmanlılara düşman olan Anadolu Beylerinin adamları, özellikle İsfendiyar Oğlu'nun yakınları, Yıldırım Bayezid Han şehzadelerinin yönetimi ele almalarını önlemek için beşer onar bin haşarat ile Tokat ve Amasya bölgelerinde dolaşmaya başlayınca Çelebi Sultan Mehmed Han zarurî olarak bunları kovalayıp serlerini ortadan kaldırmak zorunda kalmıştı.
Çelebi Sultan Mehmet Han'ın kapısı halkı ve yönetimi altında bulunan Amasya askeri iki üç bin kişiden ibaret iken Tanrının yardımı ile o kalabalık kan dökücü eşkıya takımını birer birer ortadan kaldırarak babasının yerini tutabileceği anlaşıldı. Bunu gören mağrur Timur, kendisine damad edinmek vaadi ile Çelebi Sultan Mehmed'e mektup yazdı. Yıldırım Bayezid Han'a da, bu daveti kabul ederek gelmesini emreden bir yazı yazdırdı.
Şehzade Mehmet Çelebi'nin komutanları ve devlet adamları, Timur'un nasıl kıyıcı ve zalim bir kişi olduğunu söyliyerek gitmesini uygun görmemişlerse de şehzade Mehmet Çelebi, gençliği dolayısı ile hilekar hasmının sözlerine kanarak bir iki bin atlı ile yola çıkmış fakat bir kaç konak gider gitmez, yolunu beklemekte olan iki bölük hain sürüsü ile karşılaşıp kahramanca çarpışarak darmadağın etmişse de bunların ortaya çıkışı, komutanlarının ve devlet adamlarının görüşlerini doğrular nitelikte olduğundan Amasya'ya geri dönüp mazeretini bildirmek üzere hocası Sofu Bayezid'i, Timur'un yanına yolladı. Bu sırada Yıldırım Bayezid ölmüş bulunduğundan Timur baş sağlığı dilemek üzere bazı hediyelerle Sofu Bayezid'i Sultan Mehmed'e geri yolladı.
Edirne'de Emirlik etmekte olan büyük şehzade Emir Süleyman'a da hediyeler yolladı ve baş sağlığı diledi.
Timur, Tire'de kışlamakta iken Cenevizliler'in îzmir limanında yaptırmış oldukları kaleyi müslüman hükümdarların alamadıklarını duydu. Hem gücünü kuvvetini halka göstermek, hem de Frenklerin biriktirdikleri malları ve eşyaları çapul etmek için ilk baharda saldırıp İzmir'i hemen ele geçirdi. Bundan sonra başkenti olan Semerkand'e dönmeye karar verip, Kara Tatar denen halkı da yanına abp Anadolu'dan çıkıp gitti
Bu Kara Tatar taifesi, Cengizîler (Moğollar) tarafından Selçuklulara göz kulak olmak üzere Anadolu'ya yollanan kavimlerden olup zamanla Kayseri ve Sivas bölgelerinde çadır kurup yerleşmişlerdi.
Rahmetli Yıldırım Bayezid Han, Sivas'ı ele geçirdiği zaman bunlardan tekalif-i divaniye'yi17 almayıp yalnız savaşlar sırasında savaş hizmetlerinde çahştırılmakta olduklarından günden güne çoğabp 40 - 50 bin kişi olmuşlardı. Timurlenk Anadolu'ya yönelince bunların başkanlarına Saltanat-ı Rum'u (Osmanlı tahtı) vaad ile gizlice yanına çağırdığından bu halk hemen Timur ordusuna katılmışlardı. İş bittikten sonra Timur, her ne düşünce ile ise bunları birlikte götürmeyi uygun bulup ancak kendi istekleri ile gitmeyeceklerini bildiğinden büyük bir ordu ile dört yanlarını kuşatarak abp gitmiştir ki Timur'un Anadolu'da yaptığı en hayırlı iş, bu olmuştur.
Her ne kadar konumuz dışında ise de İzmir setri doğum yerim olduğundan bura hakkında bazı bilgi vermeyi uygun buldum. Ancak adı geçen şehir, herkesin gelip geçtiği bir yer öldüğünden şehrin bugünkü durumunu anlatmak gereksizdir. Biz yalnız eski durumu ile bayındırlık nedenini anlatacağız.
izmir limanı, Anadolu'nun gemi yanaşma yeri olduktan başka gayet yararlı tuzlaları vardır. Küçük bir şehri ve limana bakan dağ üstünde "Kıdifa" adlı bir melikeye nisbet edilen kalesi vardır. Bu kale, Aydın Oğullan'nın elinde idi. Ünlü seyyah İbn-i Batuta'nın (1304 —1369) yazdığına göre memleketin valisi bulunan Aydın Bey Oğlu Mehmed Bey'in oğlu Hızır Bey gemiler düzüp daima adaları ve Rum memleketlerini vurup mal ve tutsak alageldiğinden, kendisinden papaya şikayet edilip papa da, uluslar arasında elden ele geçen deniz gücü sırası ellerinde bulunan Cenevizli'lere emi etmekle bir gece ansızın çok sayıdaki gemilerle şehri bastıklarında adı geçen Hızır Bey kaleden inip savunmaya çalışmış ise de gücü yetmeyip kendisi de şehid oldu. Böylece Cenevizliler şehri ele geçirdiler ama ne onlar kaleye ve ne de kalede bulunanlar şehirde üstünlük kurdular.
Bu nedenle Cenevizliler liman kıyısında bir kale yaparak limanın ve tuzlanın gelirlerini almaktalar iken bu kale Timur tarafından ele geçirilip tamamen yıkıldı. Bu kalenin üç yanı deniz bir yanı kara olup Timur'un, denize açık yanlarını doldurtarak ele geçirdiği, tarihlerde yazılı ise de kaleye nereden girdiği belli değildir.
Bundan sonra İzmir şehri Aydın Oğlu Soyundan olup İzmir Oğlu denilen Cüneyd Bey'in ülkesi içine alınmakla limana bakan ve yukarıda adı geçen Kıdifa Kalesi ki yakın zamana dek adı geçen melikenin veya ilahenin dörtgen biçiminde ve 7 - 8 metre büyüklüğünde mermer üzerine kazılmış resmi, mezarı olduğu tahmin edilen taştan oyma bir sanduka üzerinde ve kale kapısı dışında kale duvarına gömülü bir durumda durmakta ve görünmekte idi.
Cüneyd Bey, limanın korunmasından önce, Osmanlı saldırısından vücûdunun korunması ihtiyacını duyduğundan kaleyi onartıp sağlamlaştırdı. İkinci Murad Han zamanında Anadolu Beylerbeyisi Yahşi bey, Cüneyd Bey'in ortadan kaldırılması ile görevlendilirince çok zorluk çekti ve uzun süre kaleyi kuşattıktan sonra ele geçirebildi. Kale her ne kadar limana bakıyorsa da eski topların menziline göre limanın korunması yeterli olmadığından korunmak için de Osmanlılar'ca gerek görülmediğinde bu kale değerini yitirip deniz kıyısında bulunup Hisar Camii diye anılan camiin önünde aşağı yukarı beş altı bin metre kare18 genişliğinde bir kale yapılıp düşman gemilerinin sataşmaları buradan önlenmişti.
H. 1081/M. 1670 - 71 yılında Köprülü Oğlu Fazıl Ahmet Paşa, Girid'in zaptından dönüşünde İzmire uğrayıp, ahalisinin rica ve yalvarmaları üzerine iki saat uzaklıktaki yerden, büyük kemerler ve taştan yollar yaptırarak adam belinden daha kalın bir su getirttikten başka yontma taştan büyük bir han, bir çarşı bir çifte hamam ve bir cami yaptırdı.
Ayrıca, Fazıl Ahmet Paşa'nın yapı emini olan vekil harcı Osman Ağa da aynı bollukta bir su daha getirtti. Daha sonra Merzifonlu Kara Mustafa Paşa, Küçük Vezir Hanı adıyla başka bir han, yeşil direkli adında çifte bir hamam ve daha sonraları Dar üs-Saade Ağası Beşir Ağa, büyük han ve çarşılar yaptırmıştır.
İzmir şehrine 13 Km. kadar uzaklıkta olan ve limanın kapısı gibi olan Sancak Burnu adlı yere, Girid seferi nedeni ile dördüncü Mehmed Han zamanında bir kale yaptırılıp içine büyük toplar yerleştirilmiştir ki yeni Kale adıyla anılan bu kale hala ayaktadır. Uzun süre bakımsız kaldığından H. 1244/M. 1828 - 29 yılında îzmir Ayanı bulunan rahmetli babam Mansûrî Zade Emin Efendi, padişah fermanı ile onarımına görevlendirildiğinden elindekini avucundakini sarf edip kaleyi onartmış, dışına tabyalar ve bir denizden öteki denize hendek kazdır mıştır.
Gariptir ki sadrazam Köprülü Oğlu Fazıl Ahmet Paşa, Girit Ada-sı'ndaki Kandiye şehri kuşatmasında döktürülüp kullanıldıktan sonra getirtip İzmir'in bu kalesine koydurduğu iki tunç top — ki içine adam girebilir ve birinin ağzında iki dane gülle yarası olmakla sağlamına "Gazi", bu yaralısına da "Şehit" denir — biraz önce dediğimiz gibi kale dışına tabyalar yaptırıldığında bu topları çıkarmak istediklerinde çıkaramamışlardır. Girit'te yapılıp buraya getirildiği halde kaleden tabyaya çıkarılamaması arasındaki güç farkının anlaşılması için bu hususu buraya yazdım.
Bu kalenin yapılması ile, îzmir şehri önündeki adı geçen liman Kalesinin önemi kayb olduğundan çevresine çarşı ve hanlar yapılmıştı. H. 1286/M. 1869 - 70 yılında padişahın izni gereğince kale içinde bulunan 25-30 ev satın alınıp yıktırılarak dul ve yetimler için yapılması düşünülen ıslahhaneye gelir olmak üzere yerine çarşı yapılması işine girişildi.
Açıklanan nedenlerle şehir günden güne genişleyip nüfusu artmış, vaktiyle şehrin dışında bulunan mezarlıklar şimdi şehrin ortasında kalmıştır. Biz gene konumuza dönelim.
Timur'un geri gittiği haberi duyulunca, bir kaç yüz bin çapulcunun yol uğraklarını ne duruma getirecekleri bilinmekle oralara yakın yerler halkı dağ başlarına çekildikleri gibi Çelebi Sultan Mehmet de Amasya'dan çıkıp Bolu Dağları'na gidip işin sonunu bekledi.
Uğursuz Timur'un cehennem olup gittiği anlaşılınca Çelebi Sultan Mehmed, yanında bulunan bir kaç bin askerle inip Bursa'ya yönelmiş ise'de Isa Çelebi saklandığı yerden çıkıp ondan önce babasının tahtını ele geçirmiş bulunduğundan iki kardeş taht savaşma giriştiler.
Mehmet Çelebi'nin askerleri İsa Çelebi'nin ordusunu darmadağın edip H. 806/M. 1403 - 4 yılında Çelebi Sultan Mehmet Bursa'ya girerek Osmanlı tahtına oturdu.
Germiyan Oğlu'na emanet edilmiş olan Yıldırım Bayezid'in ölüsü ile şehzade Musa Çelebi getirtilerek, cenaze, özel türbesine gömüldü; kardeşine de iltifatlar etti.
Edirne'de hüküm süren Emir Süleyman, kardeşi Çelebi Sultan Mehmed'i ortadan kaldırmak amacı ile Anadolu yakasına geçmeği tasarladı ise de vezir-i azam Ali Paşa, îsa Çelebi'yi, Çelebi Sultan Mehmed'e musallat etmeyi daha uygun gördüğünden İsa Çelebi, Emir Süleyman tarafından teşvik ve yardım edilerek yollanıp Çelebi Sultan Mehmet ile yeniden savaşa tutuştu ise de yine bozguna uğradı. Bu kez, Menteşe, Saruhan ve İzmir Oğullarının yardımı ile cesaretlenip yaptığı saldırıda da yenilerek kaçmış, daha sonra Eskişehir'de saklandığı yerde bulunup öldürülmüştür.
Tanrının yardımına nail olmuş olan Padişah Sultan Mehmet, Aydın'a doğru yönelip Ayasluğ'da yapılan savaşta İzmir, Saruhan ve Menteşe Oğullarını bozguna uğratıp Aydın ve Manisa sancaklarını ele geçirdi. Saruhan Oğlu Hızırşah Bey'i öldürtüp İzmir Oğlu Cüneyd Bey'in af dileğini kabul ile yalnız İzmir kalesini kendine bırakarak Bursa'ya döndü.
Hızırşah Bey'in öldürülmesi konusunda Müneccim Başı, ünlü tarihinde, Timur olayında affı imkansız bir cürüm işlemiş olması öldürülmesine sebep oldu demekte ise de nasıl bir suç işlediğini açıklamamıştır. Timur'un yanma geçmek, yahut da Isa Çelebi'ye yardım etmek suçu olsaydı bu tür suçlar, dağınık hükümdarcıklarm hepsince işlenmiş olduğundan onlar gibi bunun da affedilmesi gerekirdi. Fakat bu Hızırşah, sarhoş ve alçak bir herif olduğundan Timur olayında saltanat hanedanının namusuna leke sürücü yakışıksız bir davranışta bulunmuş olmalı ki başkaları affedildiği halde bu, ondan mahrum edilmiştir.
Çelebi Sultan Mehmed'in özgürlüğü Emir Süleyman'ı huzursuz ettiğinden büyük bir ordu ile Anadolu'ya geçip Sultan Mehmed üzerine saldırdı. Durum, Mehmed Han'ın ileri gelenleri arasında tartışıldı. Emir Süleyman her ne kadar içkiye ve eğlenceye düşkün olup, bu durum tahta geçmesine engel ise de şehzadelerin en büyüğü ve Rumeli'deki beylerin ve komutanların başkanı olmakla, durumu iyice belli oluncaya dek çekingen davranılması, karşı koymaktan kaçınılması sonucuna varıldı. Bunun üzerine Sultan Mehmed Amasya'ya gitti. Emir Süleyman onu izleyerek Ankara'ya vardı ve sonra Bursa'ya geri döndü.
Emir Süleyman'ın, adeti üzere her gün hamamlarda zevk ve safa ile meşgul olduğunu duyan Çelebi Sultan Mahmet, ordusu ile ansızın Bursa'ya saldırdı ise de şiddetli yağmurlar nedeni ile bazı ırmakları geçmek mümkün olmayıp, birkaç gün süren savaştan sonra Amasya'ya döndü.
Emir Süleyman'ın İsa Çelebi'yi Sultan Mehmed'e musallat etmesine bir karşılık olmak üzere Sultan Mehmet de küçük şehzade Musa Çelebi'yi, yardımlarla Sinop'tan Rumeli'ye yolladı. Emir Süleyman bu durumu görünce Anadoludan ayrılıp Rumeli'ye geçti.
Emir Süleyman'ın sarhoşluğundan bıkan Rumeli ileri gelenleri ve komutanlar, Musa Çelebi'ye katılmışlar ise de Emir Süleyman gelince gene onun tarafına meyi etmeleri üzerine Musa Çelebi dağ başlarına kaçtı.
Bu sırada ki H. 813/M. 1410 - 11 dir, Emir Süleyman'ın vezir-i azami Ali Paşa öldü. Edirne sarayında işlerin büsbütün bozulduğunu gören Musa Çelebi, ansızın Edirne'ye saldırdı. Emir Süleyman bir hamamda sarhoş ve kendinden geçmiş bir durumda bulunduğundan Musa Çelebi'nin Edirne'ye geldiğini anlatmak üzere yanına girenlere kızıp, hatta bunlardan yeniçeri ağası Hasan Ağa'nin sakalıni tellak usturası ile traş ettirince herkes kendisinden yüz çevirdi. Emir Süleyman, kötü haberlerin kendisine ulaştırılmasından biraz sonra ayılıp istanbul'a doğru kaçarken yolda tutulup öldürüldü.
Musa Çelebi Rumeli'ye yollanırken, amaca erişirse hutbe ve sikkeyi Mehmet han adına söyletmesi konusunda aralarında anlaşmışlarken Emir Süleyman ortadan kalkıp kendisi tahta geçince bağımsızlık davasına kalkıştı. Ama bir ülkede iki hükümdarın bulunamayacağı da değişmez bir kural olduğundan Sultan Mehmet han büyük bir ordu ile Rumeli yakasına geçti. Yapılan savaşta başarıya ulaşılmış iken, Sultan Mehmed ordusunun kaçanları kovalamak için ayrıldığını, ağabeyisinin az bir askerle kaldığını gören Musa Çelebi, yanındaki Kapı Kulu askerleri ile saldırınca Sultan Mehmet zorunlu olarak kaçıp Bursa'ya geldi.
Musa Çelebi sert huylu ve kuruntulu bir kişi olduğundan eski komutanların ve devlet adamlarının çoğunu yerlerinden atıp sert davrandığı gibi değerli bir devlet adamı olan Evrenos Bey'e de kötü davranıp kendisine hakaret ve rahatsız etmiş, ayak takımından biri olan Kör Şahmelik adındaki birini kendine vezir edinerek halkı iyice soğutmuştur.
Bu tür davranışlarından dolayı Emir Süleyman'ın sadrazamı rahmetli Ali Paşa'nm oğlu İbrahim Paşa'yı vergi istemek için elçilikle istanbul'a gönderdiği halde İbrahim Paşa, Edirne'ye dönmeyip Sultan Mehmed'in yanına Bursa'ya gitti.
Ertesi yıl yani H. 816/M. 1413 - 14 yılında Sultan Mehmet Han yeniden Rumeli yakasına geçtiğinde Rumeli emirlerinin çoğu yanına geldiler. Bu durum karşısında Musa Çelebi karşı koymaktan çekinip Niş bölgesine doğru geri çekildi.
Sultan Mehmet kendisini izliyerek yaklaştığında zorunlu olarak şiddetli bir çarpışmaya tutuştular. Musa Çelebi'nin yanındaki birlikler bozguna uğradı, Musa yakalanıp öldürüldü.
Timur olayından Musa Çelebi'nin ölümüne dek geçen oniki onüç yıllık zaman içinde Osmanlı ülkesinde türlü savaşlar ve çatışmalar olmuş, sonunda Mehmet Han yalnız başına tahta geçerek devlet gemisi selamet sahiline ulaşıp fitne dalgaları oldukça yatıştı.
Karaman oğlu Mehmed Bey, Sultan Mehmet Han'ın, Musa Çelebi ile olan meşguliyetini fırsat bilerek bir aydan fazla bir süre ile Bursa'yı kuşatma cesaretini gösterdi. Bu kuşatma sırasında da türlü çapullar yapmış, soygunculuk etmiş hatta, bazı Bizans tarihçilerinin anlattıklarına göre rahmetli Yıldırım Bayezid Han'ın türbesini yıkıp türlü hakaretler yapmakta iken Musa Çelebi'nin cenazesi şehre girince, Çelebi Sultan Mehmed'in başarısını anlayıp cezalandırılacağından korkarak çabucak kaçıp oradan uzaklaşmıştı.
Sultan Mehmet Han, Anadolu'ya döner dönmez Karaman Oğlu üzerine yürüdü. Akşehir, Beyşehir, Seydişehir ve Said İli denen bölgeleri — ki buralar Murad Han zamanında belli bir bedelle satın alınmış iken Timur olayında yeniden Karaman Oğlu'nun eline geçmişti— yeniden Osmanh ülkesine katıldılar. Konya da kuşatıldığı halde bazı sıkıntı verici olayların ortaya çıkması üzerine kuşatma kaldırıldı.
Ertesi yıl gene Karaman Oğlu'na haddini bildirmek için Ankara Ovası, Padişahın ordu merkezi yapıldı. Padişah biraz rahatsız olduğundan burada eylenilmekte iken Anadolu Beylerbeyisi Bayezid Paşa, Karaman Oğlu'na, Padişahın rahatsız olduğunu haber vererek daha bir çok güzel hileli sözlerle onu umutlandırıp aldatması üzerine, ansızın ordusunu basıp Karaman Oğlu Mehmet Bey ile bir oğlunu yakalayıp Padişaha yolladı.
Sultan Mehmet Han iyi ahlakı dolayısıyla, bundan sonra bir daha Osmanh devleti'ne düşmanhk etmemek üzere Karaman Oğlu'na yemin ettirdikten sonra salıverdi. Bayezid Paşa'nm eyaletine de vezirlik rütbesi ekledi.
Karaman Oğlu memleketine dönerken "bizim Osman Oğulları ile düşmanlığımız beşikten mezara dek sürer" demiş ve otlakta bulunan Padişahın at sürülerini ahp gitmiştir. Bir kaç yıl sonra gene ayaklanıp Antakya'yı kuşattığı sırada top güllesi ile vurulup parça parça olmuş, böylece yemin bozanhğmm cezasını görmüştür.
Çelebi Sultan Mehmed'in Ölümü
Sultan Mehmet Han, Edirne'de oturmakta iken H. 824/M. 1421 yılında 43 yaşında olduğu halde ve bağımsız olarak sürdürdüğü saltanatının sekizinci yılında öldü. Ölüsü Bursa'ya getirtilip kendi adıyla anılan türbesine gömüldü.
Bu hükümdar yumuşak huylu, sabırlı, cesur ve çalışkan, aklına koyduğu şeyi gerçekleştiren, başarılı ve şanı yüce bir padişahtı. Türlü zahmet ve meşakkatlerle Osmanlı Devletini yenilemiş, 24 savaşta bizzat bulunmuş, kırka yakın yara almıştır. O, bu denli uğraşıları arasında Edirne'de ve Bursa'da pek çok hayır işleri yaptırmayı başardıktan başka Harameyn'e yani Mekke ve Medine'ye "surre alayı" 19 yollanmasını da ilk kez bu padişah başlatmıştır. Zaten hastalıklı bir vücuda sahip olduğundan zamanının çoğu yatakta geçip genç yaşta öldü. Bazıları doğumunu H. 793/M. 1391 yılı olarak kayd edip babasının ölümünde 12 yaşında idi derler. Bazıları da doğumu H. 781/M. 1379 - 80 de olduğundan babasının ölümünde 24 yaşında bulunduğunu söylerler.
Babası zamanında Amasya valisi ve Timur savaşında çarhacı20 olmasına, sonraki yaptıklarına ve şehzadesi Sultan ikinci Murad'm doğumunun H. 806/M. 1403 - 4 yılında bulunmasına bakılınca ikinci söylentinin daha doğru olması gerekir. Ama bazı tarihlerde de annesi Şah Hatun, Germiyan Oğlu Yakup Bey'in kız kardeşi olarak gösterilmiş, Şah Hatun ise H. 783/M. 1381 - 2 yılında Yıldırım Bayezid Han ile evlenmiş olduğundan bu tarihlerde de bir yanlışlık olmak gerekir. Bütün bunlar göz önüne alınınca Sultan Mehmet Han'ın doğum tarihi doğru olarak bilinmemektedir.
Çelebi Sultan Mehmet Edirne'de ölünce, saltanat tahtına varis olup Amasya'da bulunan büyük şehzade Sultan ikinci Murad'a durum bildirildi. Rahmetlinin vasiyeti üzerine ölüm haberi gizli tutuldu. "Padişahımızın İzmir Oğlu üzerine yürüyüşü var" söylentisi ile Edirne'de bulunan askerin bir miktarı Anadolu yakasına geçirilmiş ise de sipahi ve silahtar taifesi ölüm işini sezinleyip Padişahı görmekte ayak dirediler.
Devlet ileri gelenleri bu istek karşısında çok sıkıntıya düşüp hekim-başı'nın tertibi ile ölüye giysileri giydirilip karanlık odada taht üzerine oturtulup arkasına da bir adam konup subaylardan üç beş kişi içeri alındı. Ölünün arkasına konmuş olan adam onun ellerini ve başını kımıldattığından, girenler işin farkına varamadan dua ederek çıktılar.
Tarihçiler bu konuda ağız birliği etmektedirler. Bu işte ölünün bedeninin bazı ilaçlarla tahnit olunduğu açık ise de alınan tedbirin akla uygunluğu zorcadır.

Varlığımın Kıymetini Bilmeyeni yokluğumla terbiye ederim.

12-21-2006 01:56 AM
Bu kullanıcının gönderdiği tüm mesajları bul Bu mesajı bir cevapta alıntı yap
VeGA Çevrimdışı
Üye

Üye Bilgileri

Üye No: 124
Katılım: Aug 2006
Yer: MaLtEpE
Cinsiyet : Erkek
Mesajlar: 5,580
Grup: Üye
Statü: Çevrimdışı

Rep Bilgileri

Rep Derecesi: 34
Rep Puanı : 34
Rep Verin:

Hızlı Mesajlaşma 



Mesaj: #6
RE: osmanlılarda kurulus ve yükselme dönemi padişahları
Murat Han II

Altıncı Osmanlı sultanı. Babası Çelebi Sultan Mehmed, annesi Dulkadır ailesinden Emine Hatun olup, 1404’te Amasya’da doğdu. Çocukluğu Amasya, Bursa ve Edirne’de geçti. Küçüklüğünden itibaren devrin büyük alimlerinden okuyarak yetişti. 1415’te on iki yaşındayken idari ve askeri bilgileri öğrenip, tecrübe sahibi olması için, lalası Yörgüç Paşanın yanında Amasya Valiliğine tayin edildi.
Şehzade Murad, ilk vazife yeri Amasya’dayken, 1416’da asi Börklüce Mustafa isyanını bastırdı. 1421’de Anadolu Beylerbeyi Hamza Bey ile İsfendiyaroğulları'ndan Samsun’u aldı. Babasının vefatıyla 25 Haziran 1421’de Bursa’da tahta çıktı.
Sultan İkinci Murad Han, 1422’de Osmanlı Devleti için büyük tehlike arz eden Bizans’ın entrikalarına son vermek ve hazret-i Muhammed sallallahü aleyhi ve sellem tarafından vaad edilen manevi müjdelere kavuşmak için İstanbul’u kuşattı. Bunun üzerine Bizans İmparatoru, Anadolu Beyliklerini, Osmanlı Devleti aleyhine kışkırttı. Sultan İkinci Murad Hanın kardeşi Küçük Mustafa, isyan ederek Karaman ve Germiyan beylik kuvvetleriyle Bursa’yı kuşatınca, İstanbul’da kafi miktarda kuvvet bırakıp, Edirne’ye gitti. Edirne’den Bursa’ya geçti. Küçük Mustafa yakalanıp, cezalandırıldı. Karaman, Eflak beyleri ve Venedikliler ile antlaşma yapıldı. Candarlı İsfendiyar Bey itaat altına alındı. İstanbul kuşatmasını hızlandıran Murad Han, İmparatorun şehri Venedik hakimiyetine teslim edebileceği ihtimaliyle 22 Şubat 1424’te Bizanslılarla antlaşma yaptı. Bu antlaşma ile, Ege ve Karadeniz kıyılarını Osmanlılara terk eden Bizanslılar, yıllık otuz bin düka altın haraç vermeyi kabul ettiler. Anadolu’da İzmir, Menteşe ve Teke beylikleri, Osmanlı hakimiyetine geçti. Germiyan Beyliği, Osmanlı Devletine katıldı. 1425’te Selanik’i ele geçiren Venedikliler, Osmanlılara karşı Macarlar ile ittifak kurdular. 1426’da Batı Anadolu’dan hareket eden Türk denizcileri, Venediklilere ait Eğriboz, Modon ve Koron’a sefer yaptılar. Osmanlı-Venedik Harbi 1425-1430 yılları arasında devam etti. Venediklilerin batı ve doğu devletleriyle ittifak kurmasına rağmen, Sultan İkinci Murad Han, Şubat 1430’da Selanik’i fethetti. Venedik donanması, Gelibolu’da Türk donanmasına taarruz ettiyse de müthiş bir bozguna uğradı. Temmuz 1430’da, Osmanlı-Venedik Harbine son veren Lapseki Antlaşması imzalandı. Selanik Osmanlılarda kaldı. Venedikliler yıllık vergiye bağlandı.
İtalyanların hakimiyetindeki Yanya’da, ahali, despot kavgalarından bıkmıştı. Yanyalılar, Selanik’te bulunan Osmanlı Sultanı İkinci Murad Hana müracaat edip, Türk adaletine sığınarak hürriyet istediler. Rumeli Beylerbeyi Sinan Paşa, ahalinin hürriyetine dair Sultan Murad Hanın fermanını getirince, şehrin anahtarı Osmanlılara teslim edildi. Böylece 1431’de Yanya ve çevresi de Osmanlı hakimiyetine girmiş oldu.
Balkanlarda ahalinin Osmanlı adaletini, kendi ırk, din, dil ve kültüründen olan idareye tercihi, başta Papalık olmak üzere Hıristiyan kral, despot ve prenslerini telaşa düşürdü. Balkan milletlerinin Osmanlı idaresini tercih etmelerinin önüne geçmek için, içeride ahaliye zulüm, dışarıda da diğer devletlerle ittifak kurdular. Türk'ü Türk'e düşürmek için, hakimiyet mücadelesindeki Anadolu beyliklerini Osmanlılar üzerine saldırtırken, Papanın da teşvikiyle büyük bir Haçlı ordusu kurmak için hazırlıklara başladılar.
1435’te Karamanoğlu İbrahim Bey yola getirildikten sonra, İkinci Murad Han, Rumeli’ye geçti. Akıncı Beyi Ali Bey’e Macaristan’ı vurma emri verildi. 1437’de Ali Bey’in kırk beş gün süren Macaristan akınında, Demirkapı geçilerek Erdel’e girildi. Akıncılar Macar şehirlerinin askeri mevkilerini tahrip edip, yetmiş bin esir alarak, pek çok ganimetle döndüler. Osmanlılara karşı düşmanca tavır alan Sırp Kralı Brankoviç’ten, 1439’da ülkesinin başşehri Semendire’nin anahtarı istendi. Brankoviç, Osmanlı teklifini kabul etmediği gibi ayrıca ordu hazırlattı. Osmanlıların taarruz harekatını haber alan Brankoviç, Semendire’nin müdafaasını oğluna bırakıp, Macar Kralına sığındı. Üç ay kuşatmadan sonra Semendire kalesi 27 Ağustos 1439’da fethedildi. Almanya İmparatoru ve Macaristan Kralı İkinci Albert, Semendire’yi kurtarmak için sefere çıktı. Macaristan Seferi kumandanlarından İshak Bey ve Osman Çelebi kumandasındaki Osmanlı ordusuyla karşılaşan İkinci Albert, muharebe başlamadan ordusuyla kaçmaya başladı. Macar ordusunun müthiş bir bozgun havasıyla kaçışı, İkinci Albert’i de korkuttu. Albert, bu telaş içinde canını zor kurtardı. Bu seferden ürken Bosna Kralı Tvartko yıllık yirmi bin duka altın vergisini, yirmi beş bin duka altına çıkardı. 1441’de Belgrad Kuşatmasının neticesiz kalışı, Avrupalıları ümitlendirip, yeni bir ittifaka heveslenmelerine sebep oldu. Macarların milli kahramanı Hunyadi Yanoş’un, Bosna’ya girişi, Balkan hükümdarlarının ve Anadolu beyliklerinin Osmanlılara karşı birleşmesine yol açtı. Bu sırada İkinci Murad Hanın, Karamanoğulları meselesiyle meşgul olmasından istifade eden Haçlı ordusu, 1443’te Tuna’yı aşarak Sofya ve Niş’i aldı. 1444’te Yalvaç Muharebesinde, iki taraf da kesin bir üstünlük kuramadı. Haçlılar, geri çekildiler. Neticede, 12 Temmuz 1444’te Macarlarla on yıl süreli Segedin Sulh Antlaşması imzalandı.
Sultan İkinci Murad Han, Segedin Antlaşmasından sonra; Hacı Bayram-ı Veli’nin İstanbul’u fethedeceğini işaret buyurduğu oğlu Mehmed (Fatih) lehine; “Sağlığımda oğlumun padişahlığını göreyim” diyerek saltanattan çekildi. Osmanlı tahtına on iki yaşındaki İkinci Mehmed Hanın geçirilmesi on yıllık Segedin Sulh Antlaşmasına rağmen, başta Papalık ve Macarlar olmak üzere Avrupa devletlerini ümitlendirdi. Osmanlılara karşı birleşerek hazırlıklarını süratle tamamladılar. Hunyadi Yanoş, Segedin Antlaşmasını bozarak, yanında Papalık kuvvetleri de olduğu halde, büyük bir Haçlı ordusuyla hareket etti. On iki yaşındaki Sultan Mehmed Han, ömrünün yirmi sekiz yılını muharebe meydanlarında geçiren babası İkinci Murad Hanı, yaşından umulmayacak ifadelerin bulunduğu tarihi davet mektubu ile, tahta geçmeye çağırdı. İkinci Murad Han, Manisa’dan Edirne’ye geldi. Murad Hanın kumandayı ele almasından sonra, tecrübe, dirayet ve askerlerin içten bağlılığının da verdiği kuvvetle, Varna’da Haçlılara karşı Türk tarihinin en muhteşem zaferlerinden biri daha kazanıldı. (Bkz. Varna Muharebesi)
Tekrar tahta çıkan Murad Han, ilk seferini Bizans İmparatorunun kardeşi, Mora despotu Konstantin’in tecavüzkarane faaliyeti üzerine yaptı. Despot Konstantin’den, Mora’da tecavüzleri durdurması ve işgal ettiği araziden çekilmesi istendiyse de reddedildi. Elde edilen bilgiler neticesinde Turahan Bey kumandasında öncü akıncı kuvvetleri gönderildi. Sultan Murad kumandasındaki asıl Osmanlı ordusu, 1446’da Korent ve Balyabadra’yı zaptetti. 1447’de Arnavutluk isyanı bastırıldı.
Macarların milli kahramanı Hunyadi Yanoş, Varna Muharebesi mağlubiyetinin lekesini silmek için Macarlardan başka Eflak, Bohemya ve Almanya’dan kuvvet toplamıştı. Asi Arnavutluk Beyi dönme İskender ile de ittifak kuran Hunyadi Yanoş, kendisiyle beraber olmayan Sırbistan’ı işgal edip, Tuna’yı geçti. Osmanlı Sultanı Murad Han, Haçlı ittifakına karşı lüzumlu hazırlıkları tamamlayıp, Anadolu Beyliklerinden de yardımcı kuvvetler aldı. Kosova’da düşmana karşı cephe alan Murad Han, Türk-İslam an'anesince, Muharebeden önce antlaşma teklif ettiyse de Haçlılar kabul etmedi. 17 Ekim 1448’de başlayan ve üç gün devam eden meydan muharebesi, Haçlıların bozgunu ile neticelendi (Bkz. Kosova Meydan Muharebesi). Hunyadi Yanoş, canını güçlükle kurtarabildi. Murad Han, 1450’de Arnavutluk Seferine çıktıysa da tamamlayamadı. 3 Şubat 1451 tarihinde vefat etti. Vasiyetnamesini tanzim edip vezirlere şahitlik ettirdi. Bursa’ya defnedildi. Türbesi, Bursa’da Muradiye mahallesinde yaptırmış olduğu cami yanındadır.
Sultan Murad, büyük bir sarsıntıdan yeni çıkmış olan devletin hükümdarı olduğu zaman, çok gençti. Anadolu’da Timur Han'la yeniden ortaya çıkan Türk Beyliklerinin; Rumeli’de ise devletin zaafından istifade etmek için fırsat gözleyen Balkan ve Avrupa devletlerinin korkunç ihtiraslarıyla karşı karşıya idi. Bizans, devletin başına her gün yeni bir gaile, bir iç buhran açmak için sinsi sinsi çalışıyordu. Böyle buhranlı bir devirde devlet idaresini eline alan Sultan Murad Han, hayatı boyunca, Anadolu’da Türk birliğinin kökleşmesi için çalıştı. Rumeli’de tabii hudutlar içinde yaşamayı tercih etmesine rağmen, memleket menfaati icab ettirdiği vakit asla vazifeden kaçmayacak ve hayatını bu uğurda fedadan çekinmeyecek kadar cesur, metin, iradeli, azimkar idi. İç ve dış gailelerle geçen hükümdarlık hayatı sonunda, sadece siyasi ve askeri bakımdan değil, medeniyet bakımından da yeni çağı açacak olan oğlu Sultan Mehmed’e, mamur ve her türlü ilmi gelişmeye hazır bir ülke bıraktı.
Murad Han, ince ruhlu, hassas, lütufkar, adil, merhametli olup sözüne sadık, cesur ve tedbir sahibi, kumanda kabiliyeti yüksek bir devlet adamıydı. On iki yaşında şehzade iken başlayan muharebe hayatı, vefatına kadar devam etti.
İlmi sohbetleri sever, alimleri himaye eder ve onların ihtiyaçlarını karşılardı. Haftanın iki gününü ilim meclisinde sohbetle geçirirdi. Kendisinin de ilmi ve ibadeti çok; zühd, vera ve takvası pek fazlaydı. Oğlunu ve kızlarını evlendirdikten sonra, bir gün veziri Çandarlı İbrahim Paşaya dönmüş; “Koca Çandarlı! Bu dünyada arzulanan nedir ki? Oğul evermek, kız çıkarmak... Bunları Allahü tealanın izniyle yerine getirdik. Geriye iman ile gitmek kaldı” demişti.
Hemen bütün ömrünü gaza meydanlarında geçirdiği halde, imar işlerine ehemmiyet verip çok eser bıraktığı için Ebü’l-Hayrat diye anıldı. Bursa, Edirne ve başka şehirlerde, yoksullar için imaret ve ulema için medrese yaptırdı. Edirne’de darülhadis ve buna gelir olarak Tahtakale Hamamı, Alacahamam ve Üç Şerefli Camiini yaptırıp, bunları bir çok vakıflarla destekledi. Bursa’da Muradiye semtinde cami, medrese ve imaret yaptırdı. Edirne’de Ergene civarında bir köprü yaptırıp, Uzunköprü kasabasını kurdu. Selanik ve İpsala’da da camiler inşa ettirdi. Her yıl Kudüs, Halil-ür-Rahman, Mekke-i mükerreme ve Medine-i münevvere yoksulları için otuz beş bin altın gönderirdi. Ankara bölgesinde Balıkhisarı adlı büyük bir subaşılığın köylerini Mekke yoksullarına vakfetmişti. Bulunduğu şehirde, her yıl on bin altını kendi eliyle seyyidlere paylaştırırdı. Tebaasının hakkına ziyadesiyle riayet eder, kul hakkından pek sakınırdı. Babası Çelebi Sultan Mehmed Handan kalma, Mekke-i mükerreme ve Medine-i münevvere fakirlerine, Resul-i ekrem efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) komşularına hediye gönderme adetini devam ettirdi.
Tezkirelerin, şiir söyleyen ilk Osmanlı sultanı olarak zikrettikleri İkinci Murad Han;
Gerçi-kim haddim değüldür buseni kılmak dilek,
Arif olan çün bilür anı ne lazım söylemek.
gibi ustaca şiirler yazabilecek kadar kuvvetli bir şairdi. İlme ve alimlere çok hürmet edip evliyaya izzet ve ikramda kusur etmediği için, memleketi alim ve evliya yurdu oldu. Herkesin duasını aldı, pek kıymetli eserlerin yazılmasına, tercüme edilip Türkçe'ye kazandırılmasına ve kıymetli ilim müesseselerinin inşasına vesile oldu.
Yazılan eserlerde açık bir dil kullanılmasını emrederek, Türkçe yazmak hususunda titizlik gösterdi. Devrinde Osmanlı sarayı, alim ve şairlerin buluştuğu bir yer oldu. Büyük alim Molla Yegan bile ona hac dönüşünde hediye olarak, Fatih’in hocası alim Molla Gürani’yi getirmişti. Bu husus hiç bir milletin kültür tarihinde rastlanılmayan eşsiz bir hadise olup, İkinci Murad Hanın ilme verdiği değeri de gösterir. Osmanlı Devletinde, devrinde en çok eser yazılan padişah olması bakımından dikkat çeker. Gerçekten onun devrinde manzum, mensur pek çok eser yazılmış ve Osmanlı sarayı, eserler hazinesi durumuna gelmiştir.
Yine tezkirelerin kaydettiğine göre, Osmanlı padişahları içinde, şiirleri ilk defa kaydedilen padişahtır. Devrinde şuara (şairler) tezkirelerinde temel teşkil eden bazı nazire mecmuaları da onun adına ithaf edilmiştir. Ayrıca adına ithaf edilen pek çok eser vardır ve hemen hepsinde İrşadü’l-Murad ile’l-Murad, Mesnevi-i Muradiyye ve Muradname gibi bu padişahın ismi geçer. Devrinde görülen geniş tabanlı bu kültür faaliyeti, sonraki asırlara da temel teşkil etmiştir.

Varlığımın Kıymetini Bilmeyeni yokluğumla terbiye ederim.

12-21-2006 01:57 AM
Bu kullanıcının gönderdiği tüm mesajları bul Bu mesajı bir cevapta alıntı yap
VeGA Çevrimdışı
Üye

Üye Bilgileri

Üye No: 124
Katılım: Aug 2006
Yer: MaLtEpE
Cinsiyet : Erkek
Mesajlar: 5,580
Grup: Üye
Statü: Çevrimdışı

Rep Bilgileri

Rep Derecesi: 34
Rep Puanı : 34
Rep Verin:

Hızlı Mesajlaşma 



Mesaj: #7
RE: osmanlılarda kurulus ve yükselme dönemi padişahları
Fatih Sultan Mehmet
Hazırlayan: Oğuzhan Tan
Osmanlı padişahlarının yedincisi. İstanbul’un fatihi olup, İkinci Murad Han'ın oğludur. 30 Mart 1431 (H. 833) Pazar günü Edirne’de dünyaya geldi. Annesi Candaroğulları ailesinden Hadice Alime Hüma Hatundur. Küçük yaşta tahsiline ve yetişmesine çok ehemmiyet verilen Şehzade Mehmed devrin en mümtaz alimlerinden ilim öğrendi. İlk hocası Molla Yegan’dı. Meşhur din ve fen alimi olup zahiri ve batıni ilimlerde mütehassıs Akşemseddin hazretleri şehzadenin her şeyi ile bizzat ilgilendi. 12 yaşına gelince devlet idaresini öğrenmesi için Edirne’den Manisa’ya vali olarak gönderildi. Kısa bir süre sonra babası tarafından tahta çıkarıldı. Ancak bundan faydalanmak istiyen yeni bir Haçlı ordusu 1444 Eylülünde Türk topraklarına girdi. Vaziyetin ciddiyetini anlayan Sultan Mehmed yazdığı mektupla babasını yeniden saltanata davet etti. Bazı rivayetlerde bu talep üzerine, bir kısım rivayetlere göre de, durumun vahametini takdir eden İkinci Murad, kendi reyi ile İstanbul Boğazından Avrupa’ya geçerek Edirne’ye geldi. Derhal idareyi ele alarak Varna’ya hareket etti.
Gerek Avrupa devletlerinin hasımca davranışları, gerek Anadolu’daki Türk beyliklerinin nizamı bozucu hareketleri, devleti çok sarsmıştı. 1444 Varna Zaferi ile Osmanlı Devletinin temelleri tam olarak sağlamlaştırılmış oldu.
1451 tarihinde babası İkinci Murad’ın vefatı üzerine İkinci Mehmed, ikinci defa Osmanlı tahtına oturduğunda 19 yaşındaydı. Daha önceden saltanat tecrübeleri olduğu gibi, babasının yanında seferlere de katılmış ve çok iyi bir kumandan olarak yetiştirilmişti. Saltanat değişikliği dolayısıyla fırsat kollayan Karamanoğulları üzerine bir sefer yaptıktan sonra, artık kangren haline gelen Bizans meselesini halletmek üzere bütün ağırlığını bu konuya verdi. Rumeli Hisarını yaptırıp, Yıldırım Bayezid’in karşı kıyıda yaptırdığı Anadolu Hisarı ile beraber boğazı kestikten sonra, 1452-1453 kışını Edirne’de harp hazırlıkları ile geçirdi.
Rumeli Hisarının inşa planının bizzat Padişah tarafından çizildiği rivayeti kuvvetlidir. Hisarın kerestesi İzmit’ten, kireci Şile bölgesinden getirildi ve yapımında 1000 taşçı ustası, 5000 işçi, 10.000 civarında yamak çalıştırıldı. Vezirler, sırtlarında taş taşıyarak hisarın yapılmasına hizmet ettiler. Ayrıca, bazı burçların yapım masrafını işçi ücretleri dahil vezirler üzerine aldılar. Rumeli Hisarı’nın inşası esnasında Bizans İmparatoru elçi göndererek, “kendi toprakları üzerine kale yapılmasının dostluğa ve ahde vefaya uymadığını” bildirdi. Bunun üzerine, Fatih Sultan Mehmed, elçiye; “Var git kralına söyle! O, rahmetli babam zamanında ahdi çok defa bozmuştu. Arada ahid mi kaldı ki vefadan bahseder. Bu topraklara biz hisar yaparız, toprak elçi göndermekle kurtarılmaz. Eğer bu topraklar onunsa, gelip kurtarsın” diyerek niyetini az çok ortaya koydu. Dört aydan az bir zamanda bitirilen Rumeli Hisarı ile İstanbul’un Karadeniz’den ikmal yolu tam kontrol altına alınmış oldu. Ayrıca Karadeniz kıyılarına yayılan Venedik kolonilerinin de Venedik ile irtibatı kesilmiş oluyordu. İstanbul’un muhasarasına kadar da her geçen gemi, yükü, kalkış ve varış iskeleleri gibi bilgileri ve geçiş rüsumunu (geçiş vergisi) altın olarak vermeye mecbur bırakılmış, vermeyen batırılmıştır.
Şehzadeliğinden beri bir an önce İstanbul’u fethetmek, hazret-i Peygamberin müjdesine mazhar olabilmek ideali ile tutuşan Sultan Mehmet, bu büyük meselenin halline çalışıyordu. Bu sebeple askeri tarihin kaydettiği ilk büyük ateşli silahlar ve toplarla bu orduyu dayanılmaz bir kudret haline getirmiş, İstanbul muhasarasında, donanmayı Beşiktaş’tan kara yolu ile Haliç’e indiren teknik bir dehaya ve çeşitli muhasara makinalarına, seyyar kulelere sahip olmuştu.
Haliç üzerinde; Kasımpaşa tarafından başlamak üzere boş fıçılar üzerine kalaslar bağlatarak beş buçuk metre eninde bir köprüyü Kasımpaşa-Ayvansaray arasına inşa ettirdi. Bu çalışmaları gören Bizanslılar, su üstünde yüründüğünü zannederek, sihir yapıldığına hükmetmişlerdi. Devrin en ağır toplarını döktürdü. O zamana kadar ateşli silahların atıştan sonra soğuması beklenirdi. Fatih Sultan Mehmet, zeytinyağı döktürerek insanlık tarihinde “yağla makine soğutmasını”, havan topunun balistik hesaplarını yaparak, planını çizerek dik mermi yollu ilk silahı keşfetti.
Fatih, bu yüksek vasıfları ve üstün kuvvetiyle İstanbul fethine hazırlanırken,ona karşı dış düşmanları ve içerde şehzadeleri kışkırtan Bizans, tarihi fesat siyasetinin son gayreti olarak bu sefer de şehzade Orhan’ı Fatih aleyhine kullanma teşebbüsüyle genç Padişah’a İstanbul seferinin meşruluğunu ve zaruretini bir kere daha göstermiş oluyordu. Üstelik daha Manisa’da şehzadeyken, hocası büyük veli Akşemseddin İstanbul’u fethedeceğini müjdelemişti. Hazret-i Peygamberin; “İstanbul muhakkak fethedilecektir. Bu fethi yapacak hükümdar ve ordu ne mükemmel insanlardır.” mealindeki hadis-i şerifi onu ayrı bir şevke getirmişti.
Kaynakların belirttiğine göre, Padişah, hep İstanbul’un fethini düşünüyordu. Evliyanın işaretleri, keşif ve keramet sahiplerinin sözleri ile o bu fikri tamamıyla benimsemişti. Padişahın gece-gündüz huzuru kaçmıştı. Yatağına girer kalkarken, sarayında ve dışarıda gezinirken kafası hep İstanbul’un fethi ile meşguldü. Yalnız veya maiyetiyle gezintiye çıktığında da yine fethi düşünür, istirahat ve uyku bilmezdi. Elinde kalem ve kağıt, daima İstanbul’un haritası ile uğraşırdı.Yine bir gece aynı düşünceyle uykusu kaçmış, veziri Çandarlı Halil Paşa'yı gece yarısından sonra konağından sarayına çağırtmıştı. Böyle gece yarısı vakitsiz çağrılmaktan korkan yaşlı vezir, padişahın ayaklarına kapanarak, özürler dilemiş, padişah da korku ve telaşının yersiz olduğunu belirterek, İstanbul’un alınması için oturup konuşmaya çağırdığını bildirmişti.
Nihayet İkinci Mehmed, 23 Mart'ta ordusuyla Edirne’den hareket etti. Kuşatma 6 Nisanda başladı. 18 Nisanda İstanbul adaları alındı. 22 Nisan gecesi Türk donanması karadan Haliç’e indirildi. 23 Nisanda sulh teklifine gelen Bizans elçisine genç Padişah; “Ya ben şehri alırım, ya şehir beni!” cevabını verdi. 29 Mayıs sabahı yapılan son taarruzda İstanbul düştü. Bu şekilde Ortaçağ sona erdi, Yeniçağ başladı. İstanbul’un fethi, Türk tarihinin en müstesna olayı sayılarak “Feth-i Mübin” denildi. Dünyanın en büyük kilisesi (Saint-Sophie) ve bütün Avrupa’nın ayakta kalan en eski yapısı olan Ayasofya, camiye çevrildi. Fatih bu mabedin kıyamete kadar cami kalmasını yazılı olarak vasiyet ve vakfeyledi. Bütün Ortodoks Hıristiyanların başı olan patrikliği ortadan kaldırmadı. Bunu o zamanki, siyasi olaylara göre değerlendirmek gerekir. İsteseydi, İstanbul fatihi, patrikliği ortadan kaldırabilirdi. Fakat o zamanın siyasi durumu bunu gerektirmemekteydi. İstanbul’un düşmesinden sonra, surlarda Ceneviz kumandan ve askerlerinin ölülerine rastlandı. Halbuki Cenevizliler, Türklerle dostluk anlaşması imzalamışlardı. Bu ihanetleri ortaya çıkınca çok korktular. Kendilerine çok ağır cezalar verileceğini beklerken, Fatih Sultan Mehmed, Ceneviz valisi ve papazını çağırtarak üzüntülerini bildirdi ve Galata’da oturan bu Cenevizliler için bir ferman çıkarttı; “Evvelden olduğu gibi herkes sanat ve ticaretinde, ibadetinde serbesttir. Kiliseler açık bulunacak, ancak çan çalınmayacaktır” şeklindeki emriyle ölüm bekleyen insanları sevindirdi.
Gerek Ortodokslara, gerek Cenevizlilere tanıdığı bu serbestlik, Avrupalıların husumetini azalttı. Bazı Avrupalı tarihçiler, Türklerin Avrupa’da süratli bir şekilde ilerlemesini, Avrupa’nın kolay fethini bu davranışa bağlarlar ve Osmanlı İmparatorluğu, bu hadise ile cihanşümul hale geldi şeklinde yazarlar. 21 yaşında İstanbul’u fetheden Fatih, Katolik Avrupa’ya cephe aldı ve Ortodoks Hıristiyanlığın Katoliklerle birleşmesini önledi. Esasen imparator ve devlet adamları, İstanbul’u kurtarmak için papalığın asırlardan beri istediği fedakarlığı yapıyor, papalık da Katolik ve Ortodoks kiliselerinin birleşmesi karşılığında askeri yardımda bulunuyordu. Fakat bütün çalışma ve gayretlere rağmen İstanbul’u korumak için Avrupa’dan az bir gönüllüden başka bir şey gelmedi. İstanbul’daki papazlar ve halk da dinlerini korumak için İstanbul’da Latin şapkası yerine Türk sarığını görmeyi tercih ettiklerini belirttiler.
İstanbul’un fethi ile Osmanlı Cihan Devletinin temelleri atılmış oluyordu. Doğu Roma Fatihi olarak Edirne’ye dönen Fatih Sultan Mehmed Han, dünya politikasını yeniden gözden geçirdi. Devletin geleceği için önemli kararların alınması gerekiyordu. Bizans’ın düşmesini Avrupa’nın hoş karşılamayacağı tabii idi.
Karaman ve İstanbul seferinden sonra, 1453’te Cenevizlilerden Enez’i aldı. 1454’te, Kırım’a bir donanma gönderdi. Aynı yıl Sırbistan Seferine çıktı. Kuzey Ege adalarına donanma göndererek buraları ele geçirdi. Rodos Seferini yaptı ise de adayı alamadı. 1455-1456 yıllarında ikinci ve üçüncü Sırbistan seferlerine çıktı. Bu ikincisinde babasından sonra Belgrad’ı tekrar muhasara etti. Kaleyi savunan Hunyadi Yanoş öldü, Fatih yaralandı. Fakat Belgrad düşmedi. 1455’te Boğdan Beyliği de Osmanlı idaresine girdi.
1458’de Mora’ya ilk seferini yaptı. 1459’daki Sırbistan Seferi sonunda, Semendire fethedildi ve Sırbistan Devleti son buldu. 1460’da çıktığı İkinci Mora Seferi; Mora prensliklerinin ilgası, Osmanlı devletine katılması, Paleologosların sonu ve Bizans kalıntılarının silinmesi ile sonuçlandı.
Sonra Güney Karadeniz meselesini ele aldı. 1461’de Ceneviz’den Amasra’yı fethetti. Baharda Sinop’a geldi. Himayesinde bulunan Candarlı Beyliği'ne dostça son verdi. Oradan Trabzon’a yürüdü. Denizden de kuşatılan Trabzon Rum İmparatoru teslim oldu. Komnenos imparatorluk hanedanına son verildi. Bu şekilde Batum ve Gürcistan kıyılarına kadar bütün Güney Karadeniz kıyıları, Osmanlı Devletine katıldığı gibi Trabzon ve Rize gibi Anadolu’nun son parçaları da Hıristiyanlardan alınmış oldu. Trabzon seferinden dönüşünde Eflak üzerine yürüdü ve ayaklanan Kazıklı Voyvoda meselesini halletti.
Fatih, 1462’de Yayçe’nin fethiyle neticelenen birinci Bosna Seferine çıktı. Aynı yıl Midilli Adasını fethetti. 1463’te Bosna’ya bir sefer daha yaptı. Ertesi yıl tekrar Bosna üzerine gitti. 1466’da Karaman Seferine çıktı. Aynı yıl Arnavutluk üzerine yürüdü. 1466-67’de Arnavutluk üzerine bir sefer daha yaptı.
Bu ardı kesilmeyen seferlerde Fatih, bir taraftan büyük devlet fikrini gerçekleştirecek tedbirler almış, diğer taraftan da cihanşümul hakimiyet fikrini benimsemişti. Bunun için Tuna’nın güneyinde ve Fırat-Toroslar sınırının batısında, Osmanlı Devleti'ne katılmayan hiçbir yer bırakmamak, Karadeniz’i ve Ege denizini birer Türk gölü yapmak, Venedik donanmasını geçerek, deniz kuvvetlerini de kara ordusu gibi dünyanın birinci kuvveti haline getirmek ve bu işleri tamamen gerçekleştirdikten sonra, İtalya’yı fethetmek istiyordu. Bu plan artık dünyaca bilinmeye başlanmıştı. Bu projeye karşı yalnız bütün Avrupa değil, Türkiye’nin doğusundaki komşuları da karşı çıktılar. Bu şekilde Osmanlı Devletine karşı, bir ittifak meydana getirildi ve uzun süren savaşlar başladı.
Bu büyük savaşlarda, Osmanlıların karşısında yer alan büyük devletler; Akkoyunlular, Venedik, Macaristan, Almanya, Polonya, Kastilya, Aragon ve Napoli idi. Fatih, dehası ile bu ittifaka karşı koymasını bildi. Düşmanlarını bazen teker teker, bazen ikişer üçer, bazen beşer onar yenerek bu büyük savaşlardan da galip çıktı. Böylece Türk Cihan İmparatorluğunun temelleri sağlamlaştırılmış oldu. Dünyanın Osmanlı Devleti karşısında aciz kaldığı ortaya çıktı. Venedik’in deniz üstünlüğü tarihe karıştı. Böylece dünya Hıristiyanlığının iki mühim dayanağından Bizans’ı yıkıp, Venedik’i sindirmiş oldu.
Uzun süren bu büyük savaşlar 1463’te Fatih tarafından başlatıldı. Venedik Cumhuriyeti, Osmanlılara savaş ilan etti. Macaristan da Venedik’in yanında savaşa girdi. Kısa zamanda Osmanlılara karşı savaşa girenlerin sayısı arttı. Her cephede düşmanı yıpratan, diplomatik yollarla bezdiren Fatih, 1470 yazında ordu ve donanması ile Eğriboz Adasına yöneldi. Venedik’in Batı Ege’deki bu alınmaz dedikleri üssünü fethetti. Akkoyunlu Beyi Uzun Hasan, Avrupalıların, Osmanlılarla başa çıkamayacağını anlayınca, Tokat’a hücum ederek burada bir cephe açtı, kuvveti bölmeye çalıştı. 18 Ağustos 1472’de Şehzade Mustafa, Akkoyunlu ordusunu yenerek işgal edilen Osmanlı topraklarını kurtardı. Fatih, 11 Nisan 1473’te Üsküdar’dan hareket etti. 11 Ağustosta Erzincan yakınlarında Otlukbeli’nde Akkoyunlu ordusunu yendi.
Fatih’in akıncı kuvvetleri, Venedik varoşlarına Almanya içlerine kadar seferler düzenleyerek Avrupa’yı alt üst ettiler. 23. seferini Boğdan, 24.sünü 1476’da Macaristan üzerine yaptı. Padişah, 1478’de Üçüncü Arnavutluk Seferine çıktı. Kırım Hanlığı, Osmanlı birliğine katıldı. 1480’de üçüncü Rodos Kuşatması netice vermedi. İyonya Adalarını aldıktan sonra, donanmayı İtalya’ya gönderdi. Temmuz 1480’de Otranto’yu fethettirdi.
1481 senesi ilkbaharında Fatih Sultan Mehmed, 300.000 kişilik bir ordunun başında olduğu halde sefere çıktı. 27 Nisan 1481 Cuma günü kapıkulu askerleriyle Üsküdar’a geçti. Padişah Üsküdar’a geçtiğinde hasta olduğu için birkaç gün dinlendi. Daha sonra araba ile hareket etti. Gebze yakınlarındaki Tekir Çayırı veya Hünkar Çayırına geldiği zaman hastalığı arttı. Bunun üzerine hekimler tarafından konsültasyon yapılarak, verilen ilacın dozu arttırıldı. Fatih’in özel doktoru, Yakub Paşa isminde bir Yahudi dönmesiydi. Venedikliler, Fatih’in zehirlenmesi karşılığında bu dönme Paşa’ya büyük bir servet vadetmişler, Yakub Paşa da bu işi gerçekleştirmişti. Fatih zehirlendiğini anladığı zaman iş işten geçmişti. Birden bire müthiş sancılar başladı ve 3 Mayıs 1481 Perşembe günü öğleden sonra saat dörtte, 49 yaşında iken vefat etti. Fatih’in ölümü bir müddet halktan ve askerden saklandı. Ölüm hadisesi duyulunca, Sultan’ın bir zehirlenme olayına maruz kaldığı anlaşıldı ve Yakub Paşa, asker tarafından parçalanarak öldürüldü.
Fatih’in ölümü, Türk milletini büyük mateme gark etti. Ölüm haberi Roma’ya ulaşınca, İtalya’da toplar atılıp günlerce şenlikler yapıldı. Papa, bütün Avrupa kiliselerinde üç gün çanlar çaldırıp, şükür ayini yapılmasını emretti.
Fatih’in naşı İstanbul’a nakledilerek, Muhyiddin Şeyh Vefa hazretleri tarafından kıldırılan cenaze namazından sonra İstanbul’da yaptırdığı Fatih Camiinin bahçesine defnedildi. Daha sonra üzerine türbe inşa edildi.
Fatih Sultan Mehmed Han, orta boylu, kırmızı beyaz yüzlü, dolgun vücutlu, sakalları altın telleri gibi kalın, yanakları dolgun, kolları kuvvetli, burnunun ucu hafif kıvrık, saçı siyah ve sık olup, kuvvetli bir fiziki yapıya sahipti. Londra’da, National Gallery’de, Fatih Sultan Mehmed’in bir portresi bulunmaktadır. Bu portrenin Centile Bellini tarafından yapıldığı, delil olmadığı halde iddia edilmektedir. Halbuki, National Gallery’de bu portreyle ilgili dosyadaki bilgilerden anlaşıldığına göre, her şeyden önce portre üzerindeki Centile Bellini adı kesin olarak okunamamıştır. Ayrıca, Bellini’nin İstanbul’a gelip, Topkapı Sarayı için manzara resimleri yaptığı bilinmekle beraber, Padişah’ı gördüğü de belli değildir.
Türk tarihi, sayılamayacak kadar çok kahraman ve cihangirlerle doludur. Fatih Sultan Mehmed de bunların başında gelenlerdendir. Çünkü o kılıçla keşfi yan yana yürütmüş, çağ açıp, çağ kapatmıştır. İstanbul’u bütün ganimetleri içinde firuze bir yüzük taşı gibi parmağında taşımış, bu güzel şehri torunlarının torunlarına bırakmıştır. Onun için, asırlar boyu her cephesiyle yazılmış, çizilmiş, hakkında Garp’ta ve Şark’ta çok şeyler söylenmiştir. Tedkik edildikçe derinleşen, derinleştikçe deryalaşan bu cihangirin sayısız vasıflarından bazıları şunlardır:
Fatih Sultan Mehmed, soğuk kanlı ve cesurdu. Bu özelliğinin en güzel misalini, Belgrad Muhasarası sırasında, askerin gevşediğini gördüğü zaman önlerine geçip düşman hatlarına girerek gösterdi. İstanbul Muhasarasında da donanmanın başarısızlığı yüzünden atını denize sürmesi bu cesaretinin büyük örneğidir.
Ne istediğini, ne yapacağını, ne yapabileceğini bilen ve bu büyük işleri başarabilmek için gerekli tedbirleri, yorulmak bilmeyen bir azim, sabır ve sükunetle hazırlayan bir insandı.
Çok merhametli ve müsamahalıydı. Kendisine elli gün mukavemet eden, birçok Müslümanın şehid edilmesine sebep olan İstanbul şehri ve onun sakinleri hakkında gösterdiği merhamet, aklın alamayacağı genişliktedir. Halbuki o devir Avrupa’sında muzaffer bir kumandan, zaptettiği şehrin halkına görülmedik zulüm ve işkence yapmakta kendini haklı görürdü. Fatih vicdan hürriyetine büyük kıymet verirdi. İstanbul’a girdiği vakit, ayaklarına kapanan İstanbul patriğini yerden kaldırmakla alicenaplığını gösteren cihangir, şu sözlerle patriği teselli etti: “Ayağa kalkınız. Ben Sultan Mehmed, hepinize söylüyorum ki: Şu andan itibaren artık ne hayatınız, ne de hürriyetiniz hususunda gazab-ı şahanemden korkmayınız!”
Fatih, gayrimüslim tebaasının din ve mezheplerine asla dokunmadı, herkesi vicdani inanışında serbest bıraktı. Fatih, İstanbul’un imarında ücret karşılığında daha çok Rum esirlerini kullandı. Bu sırada biriktirdikleri paralarla hürriyetlerini satın alma imkanını sağladı. Bu müsamaha o devir dünyasının hayalinden bile geçirmediği bir olgunluk eseriydi.
Batılıların iddialarına göre şehre giren Türkler, mabedleri yıkmışlar veya yakmışlar, hiçbir şey bırakmamışlardır. Halbuki bunları yıkan ve yakan yine kendileridir. Bizanslılar surlarda açılan gediklerin tamirinde kullanılmak üzere yüzden ziyade kilise yıkmışlardır. Öyle ki, Fatih Sultan Mehmed, Ayasofya’yı yakından seyrederken, bir yeniçeri neferinin kilisenin taşlarından birini sökmek üzere olduğunu görünce, mani oldu ve; “Size malca alınacak şeylere izin vermiştim, mülk ise benimdir demiştim” diyerek, yeniçeriyi şiddetli bir şekilde cezalandırmıştır.
Askeri ve siyasi sahada eşsiz bir deha idi. Askeri alanda başarısının ilk özelliği, kılıçla kalemin işbirliğidir.Ordunun disiplinine çok dikkat ederdi. En küçük itaatsizliği ve buna sebep olan subayları şiddetli bir şekilde cezalandırırdı. Ordusunu, plansız, düzensiz hareket ettirmez, macera hevesiyle kan dökmezdi. Kendi devrine kadar, atalarının yer yer, ada ada yapmış oldukları akınlarını, planlı bir fütuhat haline getirdi ve devletini, sistemli bir idarecilik şuuruyla istikrarlı, yerleşmiş bir devlet yaptı. Otuz senelik saltanat devresinde düzenlediği küçük, büyük seferler, memleketin coğrafi işbirliğini sağlamaya dayanır. Bu gayeye ulaşmak için de at geçmez kayalıklardan, geçit vermez nehirlerden geçerek; durup dinlenmeden, kış yaz demeden savaştı. Bütün bu seferleri, bir plana göre yaptığından, nereye gitmesi, nerede durması lazım geldiğini bilerek hareket etti. Yapacağı seferlerin muvaffakiyetle neticelenmesini sağlamak için, aylarca bu seferin bütün teferruatını hazırlardı. Kumandanlığı ile diplomatlığı daima beraber hareket ederdi. Hangi devlet üzerine sefer düzenleyecekse, o devletin iç ve dış münasebetlerini, zaaflarını, kuvvetini, diğer devletlerle olan münasebetlerini en ince noktasına kadar tetkik eder ve sefere, hasmının en zayıf ve kendisinin en kuvvetli zamanında çıkardı. Yapacağı seferlerden en yakınlarına bile haber vermez ve bunların gizli kalmasına çok dikkat ederdi. “Sırrıma sakalımın bir tek telinin vakıf olduğunu bilsem, onu yolar, atarım” sözü meşhurdur. Böyle hareket etmeyi, muvaffakiyetlerinin başlıca sebeplerinden sayardı. Nitekim böyle hareket etmesinin neticesinde, İsfendiyar Beyliği ve Trabzon Rum İmparatorluğunu kolayca ele geçirdi.
Çok başarılı bir diplomattı. Otuz sene, Asya ve Avrupa’da, bazen birkaç cephede beş, on hatta daha fazla devletle birden harp halinde bulunduğu günler oldu. Böyle zamanlarda düşmanlarının, kuvvetlerini bölmenin, siyasi müzakereler, vaatler ve geçici tavizlerle müttefikleri birbirinden ayırmanın kolayını buldu. Rodos Adasının fethi için donanmayı hazırlarken, zaman kazanmak için oyalama taktiğine girişerek şehzade Cem’e bir mektup vererek Demetrios Soplionos isimli Rum ile birlikte Rodos’a gönderdi. Fatih bu mektubunda hafif bir vergi karşılığında kendileriyle sulh ve sükun içinde yaşayacaklarını bildiren, diplomatça bir harekette bulundu.
Casuslar bulundurduğu gibi, Avrupalı devletlerin Osmanlılarla ilgili hareketleri müzakere eden bütün meclislerinde geniş bir haber alma teşkilatına da sahipti. Almanya’da yerlilerden elde edilmiş casusları da vardı. İtalya ise, son derece gizli ve daimi bir Türk haber alma servisiyle örülüydü. Fatih’in, bu teşkilatı sayesinde düşmanlarından günü gününe haberi olur, hareketlerini değerlendirerek tedbirler alırdı.
Fatih, ordu ve donanmasını iyi bir şekilde tekamül ettirmişti. Ordunun silahları birkaç senede yenilenir ve daha geliştirilmiş olanları eskilerinin yerine konurdu. Osmanlı donanmasının tekamül etmiş şekilde kurucusu Fatih’tir. Topçuluğa gerekli ehemmiyeti veren ilk padişahtır. Fatih’ten önce, top, bütün dünyada, daha çok sesi ile düşmanı ürkütmek için kullanılırdı. Büyük kaleleri yerle bir edebileceği ve meydan muharebelerinde rol oynayacağı hiç düşünülmemişti. Fatih, bütün bunları akıl ederek, o tarihe kadar görülmeyen sayı ve çapta top yapılmasına yöneldi. Topların balistik ve mukavemet hesaplarını kendisi yaptı. Piyadeye de, öncesine nispetle, büyük önem verdi. Osmanlı ordusu, esas bakımından bir süvari ordusu olmaya devam etmişse de, yeniçeri ve azab gibi piyade sınıfları, Fatih devrinde önem kazandı.
Fatih Sultan Mehmed, ilme, sanata ve ilim adamlarına çok kıymet verirdi. Zihniyeti ve tabiatı itibariyle ileri hamleden hoşlanan, terakki ve medeniyetten zevk alan bir padişahtı. Tıpkı askeri fetihleri gibi, ilim adına açtığı savaşta da bir alimler, sanatkarlar ordusu kurdu ve bu muhteşem orduya kendisi serdar oldu. Yeni devletin kurulması planının icrasında eğitim ve öğretimin tesir ve önemini her şeyden üstün tuttu. Maarif sistemini kanunla tanzim ederek ulema sınıfı diye tanınan ve idarenin temelini meydana getiren diyanet ve hukuk kurumlarını teşkilatlandırdı. Devlet idaresini ve bunun ilmileştirilmesini esas aldı.
Akli ve nakli ilimlerde söz sahibi olan alimleri İstanbul’a topladı ve onların talebe yetiştirmesi için medreseler kurdu. Devrinde yetişen büyük alim ve sanatkarlar mühim eserler verdiler. Fıkıh ilminde Molla Hüsrev, tefsirde Molla Gürani, Molla Yegan, Hızır Çelebi, matematikte Ali Kuşçu, kelamda Hocazade, zamanının büyük alimlerindendi ve ülkesine dünyanın dört bir tarafından alimler akın ederdi. Hatta Molla Cami bile İstanbul’a gelmekteyken, Padişah’ın ölüm haberi üzerine geri döndü.
İyi bir komutan ve devlet reisi olan Fatih, aynı zamanda iyi bir ilim adamı ve şairdi. Latince ve Rumca ile Arapça, Farsça ve Türkçe'ye bütün incelikleriyle vakıftı. Şiirde, devrin üstatları arasında yer aldı. Hatta, sarayda divan sahibi olan ilk padişahtı. Çünkü o, medeniyetin, sanatsız olarak fertlerin gönüllerinde yer alacağına ihtimal vermiyordu. Dedelerinin devlet kuruculuk kudretini, iradeli bir idarecilik şuuruyla geliştirmesini bilen Fatih, çevresinde devrin üstad şairlerini topladı. Avni mahlasıyla edebi değeri yüksek beyit ve gazeller söyledi. Aruzu, usta şairlerden farksız bir hakimiyetle kullandı, şiirlerinde ince hissiyat ve düşüncelerini dile getirdi.
Bizümle saltanat lafın idermiş ol Karamani
Huda fursat virürise, kara yire karam anı
beyti, Karamanoğlu’nun çıkardığı fitne ve fesatlar karşısında şahlanan celalini gösterdiği gibi, aşağıdaki şiiri de ince duygular sahibi hassas bir gönlün, Türk edebiyatına nadide bir armağanıdır:
Sevdün ol dilberi söz eslemedün vay gönül
Eyledün kendözüni aleme rüsvay gönül
Sana cevr eylemede kılmaz o pervay gönül
Cevre sabr eyliyemezsin n’ideyin hay gönül
Gönül eyvay gönül vay gönül eyvay gönül
Bilmedüm derd-i dilün ölmek imiş dermanı
Öleyin derd ile tek görmeyeyin hicranı
Mihnet ü derd ü game olmağiçün erzani
Avniya sencileyin mihnet ü gam-keş kanı
Gönül eyvay gönül vay gönül eyvay gönül
İstanbul’un fethinden sonra Fatih, hocası Akşemsettin’in elini öpüp, tahtı tacı bırakıp derviş olmak istedi. Akşemsettin, bu teklifi reddederek, devlet işlerine memur edilen padişahın asıl vazifesini yapmamış olacağını, din-i İslam ve adaletle memleketi ve dünyayı idare etmenin daha makbul olduğunu; aksi halde din ve devlet zarar göreceği için, ikisinin de Allah indinde mesul olacaklarını bildirdi. Bunun üzerine Allah aşkı ile yanan kalbinin ateşini de şiirleriyle ortaya döktü.
Fatih Sultan Mehmed, kelam ve matematik ilminde devrinin en büyük otoritelerinden biriydi. Bizanslı tarihçi Kritobulos’un hayranlıkla anlattığı, balistik sahasındaki keşifleri, ortaçağın surlarını yıkmıştır. Bu suretle, Avrupa’nın timsali olan derebeyi şatoları toplarla yıkılarak büyük devletler kurulmuş; neticede büyük güç kaynakları bir araya toplanarak ortaçağa son verilmiştir. Bu suretle Türkler, ortaçağdan yeniçağa Avrupa’dan daha evvel geçmişlerdir.
Fatih Sultan Mehmet, teşkilatçı ve imarcı idi. Devlet idaresini tam bir intizam içinde yürütmek için lüzum ve ihtiyaç görüldükçe İslam'ın esaslarına uygun kanunlar ve fermanlar yayınladı. Tanzimat dönemine kadar, Osmanlı Devletinin temel kanunu olarak mer’iyyette (yürürlükte) kalan Fatih Kanunnamesi, çok mühim bir eserdir. Padişahın görüşleri alınarak sadrazam Karamani Mehmed Paşa tarafından hazırlanan bu çok önemli kanunnameyi, Nişancı Leyszade Mehmed Çelebi kaleme almıştır. Kanuni Sultan Süleyman devrinde hazırlanan kanunnamede de bu eser esas alınmıştır. Osmanlı Devletinin bütün temel müessese ve teşkilatı, Fatih devrinde en mükemmel hale gelmiştir. Enderun Mektebini kurarak, ülke için gerekli devlet adamı yetiştirilmesini yine o sağlamıştır.
Fatih Sultan Mehmed, doğu Türkleri ile temasa büyük önem verdi. Oğlu Sultan İkinci Bayezid de Türk medeniyetini ilerletmek hususunda babasını takip etti. Doğu Türklerinin, Timur Han devri medeniyeti denilen medeniyet hareketlerinin benzeri, Fatih devrinde Osmanlılarda tahakkuk etti. Fatih, batı dillerinden bir kaçını bilmesi sebebiyle Avrupa literatürünü çok iyi takip etmiş, Türklerin her hususta Avrupalılardan üstün bulunması sebebiyle, Avrupa’dan bir şey alma ihtiyacını duymamıştır.
İstanbul’un imarına çok önem veren Padişah, saray, camiler, medreseler ile hamamlardan başka şehrin çeşitli yerlerinde 4000 dükkan yaptırarak vakfetti. Büyük camilerin yanındaki medreselerin haricinde 24 medrese, 12 han, 40 çeşme ve Halkalı Su Tesisatı ile iki gemi tersanesi ve kışla, yapılan binalar arasındadır. İstanbul imar olunurken, diğer taraftan Bursa, Edirne gibi şehirlerde imar faaliyetleri büyük bir hızla devam etti. Bu devirde Bursa’da 37, Edirne’de 28 ve sair şehirlerde 60 cami yapıldı.
Edirne’de Tunca Nehri kenarında 1451 senesinde büyük bir saray inşa edildi. Bu sarayın bir modeli Topkapı Sarayıdır. Bu saray, 1876 Osmanlı-Rus Harbinde cephane infilakıyla harap oldu.
Batılı Gözüyle Fatih
Büyük devlet ve ilim adamı olan Fatih, en büyük düşmanlarının gözlerini kamaştıran bir padişahtır. Eserlerinde ondan takdirle bahsetmişlerdir. Fetih sırasında İstanbul’da bulunan İtalyan Zorzo Dolfin, bir keresinde şöyle demiştir:
“Sultan Mehmed, çok az gülerdi. Zekası, daimi bir çalışma halindeydi. Çok cömertti. Her işte fevkalade atılgan, hatta cüretkardı. Seçtiği hedeflere erişmek için çok ısrar ederdi. Soğuğa, sıcağa, açlığa, susuzluğa tahammüllüydü. Kesin konuşur, kimseden çekinmezdi. Zevk ve sefadan uzaktı. Türkçe, Yunanca ve Sırpça'yı çok iyi konuşurdu. Her gün bir müddet okurdu. Roma tarihi, başka devletler tarihi, Laerce, Tite-Live, Herodot, Quinte-Curce, Papaların, Alman İmparatorları ile Fransa ve Lombardiya krallarının vakaları, okuduğu tarihler arasındaydı. Avrupa’daki bütün devletleri tanırdı. Özellikle İtalya’nın coğrafyasını en ince noktasına kadar bilirdi ve bir Avrupa haritasını yanından ayırmazdı. Askeri ve coğrafi ilimlerle isteyerek meşgul olur, araştırmalar, incelemeler yapardı. Tabiiyeti altında bulunan ülkelerin adet ve şartlarını, devletin ve bölgenin menfaatlerine kullanmakta maharetliydi.”
Diğer bir İtalyan tarihçi Langusto, İstanbul’un fethinden sonra şöyle yazmıştır:
“Sultan Mehmed, ince yüzlü, ortadan fazla uzun boylu, silahlar kuşanmış, asil tavırlı, çok az gülen, devamlı öğrenmek ihtirası ile yanan, cömert ve iyi kalpli, gayelerine ulaşmakta inatçı bir hükümdardı. En çok harp sanatına meraklıydı. Her şeyi öğrenmek isteyen zeki bir araştırmacıydı. Sefahat düşkünlüğü olmayıp, kötü adetleri yoktu. Harem dairesinde çok az vakit geçirirdi. Nefsine hakim ve uyanıktı. Her şarta tahammül gösterebilirdi ve bir cihan devleti peşindeydi.”
Alman müsteşrik Franz Babinger, "Mehmed-II der Eroberer und seine Zeit Weltenstürmer einer Zeitenwende" adlı eserinde şöyle yazmaktadır:
“Türk dünyası için Fatih, günümüze kadar, bütün imparatorların en büyüğü olup, beşer tarihinde başka her hangi bir şahsın kendisiyle mukayese edilmesi zordur. O, Türk milletine, bütün tarihinin en harikulade ve en yaklaşılması gayr-i kabil şahsiyeti olarak takdim edilmiştir. Batı aleminin mukadderatı, Fatih Sultan Mehmed’in görünmesiyle sarih bir şekilde işaretlenmiştir. Kudretli şahsiyeti, büyük Avrupa sahalarının dış görünüşünü derinden değiştirmiştir. Ortaçağdan çıkarken, insanları ve dünyayı görüş tarzında, Fatih’in şahsiyeti, zekaları tesir altında bırakmıştır.”
Adaletten kıl kadar ayrılmayan, kendisine takdim edilen iki mısralık basit şiir için sahibine bol ihsanda bulunan ve bir çiçek yetiştirene 500 altın bahşiş veren Fatih, her bakımdan devrinin üstüne çıkmış bir hükümdar ve insan-ı kamildir. Bu büyük cihangir hakkında, günümüze kadar, binlerce kitap yazılmıştır.

Varlığımın Kıymetini Bilmeyeni yokluğumla terbiye ederim.

12-21-2006 01:58 AM
Bu kullanıcının gönderdiği tüm mesajları bul Bu mesajı bir cevapta alıntı yap
VeGA Çevrimdışı
Üye

Üye Bilgileri

Üye No: 124
Katılım: Aug 2006
Yer: MaLtEpE
Cinsiyet : Erkek
Mesajlar: 5,580
Grup: Üye
Statü: Çevrimdışı

Rep Bilgileri

Rep Derecesi: 34
Rep Puanı : 34
Rep Verin:

Hızlı Mesajlaşma 



Mesaj: #8
RE: osmanlılarda kurulus ve yükselme dönemi padişahları
Bayezi