Mesaj Önizleme  Konuyu Gönder 
 
Konuyu Değerlendir
  • 0 Oy - 0 Ortalama
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
BOĞAZKESEN
Yazar Mesaj
Kansss Çevrimdışı
Yokum artık...

Üye Bilgileri

Üye No: 3566
Katılım: Sep 2007
Yer: istanbul
Cinsiyet : Erkek
Mesajlar: 2,073
Grup: Cezalı Üye
Statü: Çevrimdışı

Rep Bilgileri

Rep Derecesi:
Rep Puanı : 10
Rep Verin:

Hızlı Mesajlaşma 



Mesaj: #1
BOĞAZKESEN
1. Bölüm: Sultan Mehmed Han Gazi’nin Boğazkesen’i yaptırması

Sultan Mehmet bir gece rüyasında Hz. Muhammed’i görmüştü.Sultan Mehmet Resulullah’ın elini öptü ve Resulullah da yüzündeki al şalını çıkarıp ona verdi.Verdiği şalı Sultan Mehmet eline alınca yeşil bir sancağa dönüşüverdi.
Sultan Mehmet ertesi sabah hemen bir rüya tabircisi çağırıp rüyasını yorumlattı.Tabirci Sultan Mehmet’e “Peygamber efendimiz size İstanbul’u fethedeceğinizi müjdelemiş” diye yorumladı.Bunun üzerine Sultan Mehmet İstanbul’un fethi için gerekli olduğunu düşündüğü yeni bir hisar yapmaya karar verdi.
Sultan Mehmet bir gün sabah namazından sonra kıyıda bir aşağı, bir yukarı gidip gelerek hisarı yapacağı yeri belirledi.Hisarın yapılacağı yer, Yıldırım Bayezid’in yaptırdığı Anadolu Hisarı’nın tam karşısındaki yamaçtı.
Sultan Mehmet hisarın planını kendisi çizdi ve surlardan, kulelere ve kapılara kadar en ince ayrıntıları bile kafasında tasarladı.Bir an önce hisarın yapılmasına başlandı.Tüm işçiler canla, başla ve adeta birbirleriyle yarışarak çalıştılar.Ve sadece 4 ayda hisarın yapımını tamamladılar.


2. Bölüm: Kaptan Antonio Rizzo’nun Tutsak Edilmesi

Bu kalenin büyük topunun attığı ilk gülle Karadeniz’den gelen Antonio Rizzo’nun gemisini batırdı.
Antonio Rizzo bir gün yeni yapılan hisarın varlığından habersiz, yanaşacağı diğer limanda-
ki kız arkadaşını düşünüyordu.Boğazdan geçerken ansızın gök gürültüsü gibi gelen top sesiyle daldığı hayallerden uyandı.
Hemen ikinci atışta top menzilinden çıkabilmek için kendisi dümene geçti ama ne fayda. İkinci gülle de geminin orta direğine yıldırım gibi düşmüştü.
Venedikli gemici Antonio Rizzo, imparatorun ordusuna erzak götürdüklerinden değil, en çok Türkler’in eline düşmekten korkuyordu.
Muhafızlar batan geminin kaptanı Antonio Rizzo ve onbeş tayfasını kale komutanına teslim ettiler.Buradan geminin kaptanı Antonio Rizzo Edirne’ye Türk beyine gönderildi ve oradan hapse atıldı. Antonio Rizzo Edirne’de Sultan Mehmed’in huzuruna çıkarıldığında korku-
dan ölecek gibiydi.Ama Venedik’ten bir elçi’nin Edirne’ye gönderildiğini duyduğu zaman Venedik Cumhuriyeti’nin koruması altında olduğunu anımsayıp rahatlamıştı.
İnançsız biri olması rağmen ilk defa burada tanrının varlığını hatırlamıştı.
Ondört gün hapiste kaldıktan sonra bir gün bostancıbaşının adamları kağtanı yüzükoyun yere yatırıp sivri uçlu bir mızrabı arkasından batırdılar.
Çektiği acıdan dolayı Tanrı’ya canını bir an önce alması için dua ediyordu.Tam bu sırada kendisine batırılan kazığa vurulan ikinci bir tokmak darbesiyle tüm gövdesi yeniden ve daha yoğun acıyla irkildi.Ve orada vurulan üçüncü darbe ile Antonio Rizzo’nun gözleri karamıştı.Sonrasını artık anımsayamıyordu.Antonio gövdesini delip geçen kazığın uzunda can verirken Sultan Mehmed’in huzurundan ayrılıp Venedik’e giden elçilerin kendisine nasıl dehşet içinde baktıklarını görememişti…


3. Bölüm: Veziriazam Çandarlı Halil Paşa’nın Sonu

Çandarlı Halil Paşa Sultan Mehmed’in babası Murad zamanında padişah seferdeyken gelen elçileri ağırlayan, karaları çoğu kez tek başına veren, divana sürekli çağırılan ve devlet yönetiminde sözü geçen bir vezirdi.
Ama Murad’ın ölümünden beri barış siyasetine divana bir türlü kabul ettirememişti.Çünkü Sultan Mehmed’e Bizans’ın fetih düşüncesini kafasından söküp çıkarmak imkansızdı.Oysa Bizans içten içe çürümüş ve güçsüzleşmişti.İlk sert rüzgarda Bizans avuçlarına düşüverecekti.Bu yüzden zamansız bir kuşatmaya girişmek boşuna can kaybına yol açacaktı.
Ama şimdi kuşatmanın kaldırılması için giriştiği tüm çabalar boşa gitmiş ve Bizans düşmüştü.
Halil Bizans’la birlikte kellesinin de düşeceğini anlamıştı.
Halil derin düşüncelere dalmıştı.Bir ara karargahtan gizlice kaçmayı düşündü.Ama bu davranışı kendine yakıştıramadı.Çünkü Osmanlı’ya önemli hizmetlerde bulunmuş soylu çandarlı ailesinden biriydi.
Nedenini bilmediği halde Bizans’a bir yakınlık tuhaf bir acıma duyuyordu.
Bir ara Bizans’ın düştüğünü unutup Sultan Mehmed’in kendisini sorgusuz sualsiz bir tavuk gibi boğazlayamayacağını düşündü.Bir an önce kuşatmayı kaldırıp haklıu olduğunu, bunca yıldır devlet yönetiminde edindiği deneyimin hiç de yabana atılamaması gerektiğini genç padişaha kanıtlayabilirdi.Ama Bizans’ın düştüğünü hatırlayınca hesap gününün geldiğini anlamıştı.Halil vezirken ölümün bir an bile aklına gelmemesine rağmen şimdi sonunun geldiğini sezinliyordu. Ama ölümden korkmuyordu.
Halil Mehmed’i hiçbir zaman kabullenememiş, Murad sağken bile bu hırslı, gözü pek çocuğun padişahlığını içine sindirememişti.Ama şimdi Mehmed tahta geçmişti.Halil’in eski düzeni yeni padişahla son bulmuştu.Yine başvezirdi.Ama devlet yönetimindeki rolü her geçen gün biraz daha azalıyordu.Bu düşme duygusu yüzünden Halil’i aşırı bir kazanç hırsı kaplamış ve para düşkünü olmuştu.Bu durumun bir tek kendisi ve Sultan Mehmed farkındaydı.
Ama Sultan Mehmed’in ona ihtiyacı vardı.Çünkü onsuz yeniçeriyi zaptedemez ve ulemayı dizginleyemezdi.Oysa şimdi durum değişmişti.Sultan Mehmed Bizans’ı kuşatmanın her an kaldırılması gereğinden söz eden başveziri Halil’e karşın, tüm amasızlığa, bozgunluğa karşın gemileri karada yürütmek pahasına bile olsa Bizans’ı almıştı.Halil biliyordu artık sonunun yakın olduğunu.
Bu düşüncelerden ve iç yüzleşmesinden sonra kendini yorgun hisseden Halil uykuya yenik düştü.

Halil uyandığında Bostancıların otağına girdiklerini gördü.Başvezirlik mührüne son bir kez daha baktı.Sonra mührünü Bostancıbaşına verip muhafızların eşliğinde otağından çıktı.Sonra yine muhafızlar eşliğinde kendi yaptırdığı Güzelcehisar’ın mahzenine kapatıldı.Mahzende tek istediği az önceki gibi renkleri, biçimleri, dünyayı tüm gerçekliği ile görebilmekti.Ama yine kendi yaptırdığı kalın duvarlar yüzünden hiçbir şey göremedi.Elinden tüm yetkilerin alınmış olması ona dayanılmaz bir acı veriyordu.Ve içinde oluşan ölüm düşüncesini bu kez daha somut bir şekilde yaşıyordu.
Hücreye kapatıldıktan kırk gün sonra bir cellat gelip Halil’in başına var gücüyle kılıcını vurdu.Oluk gibi kan fışkırdı.Sonra başvezirin başsız gövdesi devrilen bir kule gibi yere yıkıldı.






4. Bölüm: İstanbul’un Kuruluş Efsaneleri

Tüm dünya üzerinde egemenlik kurmuş olan Süleyman Peygamber yalnızca insanları değil tüm hayvanları, cinleri, perileri, devleri ve cüceleri de yönetiyordu.Üzerinde hükümdarlık kurmadığı tek bir hükümdar kalmıştı.O da okyanusun ortasında yaşayan gözü pek Ankur’du.
Süleyman egemenliğini kabul ettirmek için hayvanlardan, cinlerden ve perilerden oluşan dev bir orduyla Ankur’un adasına doğru sefere çıktı.Yapılan savaşta Ankur yenildi.Süleyman peygamber ona yüce Tanrı’ya inanmasını ve tekbir getirmesini söyledi.Aksi halde öldüreceğini belirtti.Fakat inatçı hükümdar sonuna dek direndi.Bunun üzerine Süleyman peygamber Ankur’un başını uçurtturdu.
Ankur’un Şemsiye adında dünya güzeli nir kızı vardı.Süleyman bu kızla evlenip ülkesine döndü.Ama Şemsiye yeni yurduna bir türlü alışamadı.Sürekli ağlıyor günden güne eriyordu.Durumu gören Süleyman Şemsiye’ye “sen yeter ki ağlama dile benden ne dilersen dedi.”Şemsiye ondan görkemli bir saray yaptırmasını ancak o zaman mutluluğa kavuşabileceğini söyledi.Süleyman tüm kuşları, cinleri, perileri, devleri seferber edip dünyada eşi benzeri bulunmayan güzel bir belde bulmalarını buyurdu.Bunlar tüm dünya üzerindeki ne kadar yer varsa hepsini taradılar ve sonunda üç tarafı da denizlerle kaplı olan şimdiki İstanbul’un olduğu yeri buldular.Süleyman buraya karısı için görkemli bir saray yaptırdı.
Ne var ki Şemsiye saraya yerleştikten sonra babası Ankur’u unutamadı.Onu her gün anabilmek ve kalbinde yaşatabilmek için ressamlara bir resmini yaptırdı.Şemsiye bu resme baktıkça eski günleri, babasının ülkesinde geçirdiği mutlu günleri anımsayıp Süleyman’dan soğumaya giderek onun dininden uzaklaşmaya başladı.Bu durumdan haber alan Süleyman puta taptığı gerekçesiyle Şemsiye’yi öldürttü.

İstanbul’un bulunduğu yere ilk sarayı Süleyman Peygamber yaptırdıysa da, kentin asıl kurucusu Medyan oğlu Yanko’dur.Yanko Süleyman’dan sonra gelmiş geçmiş hükümdarların en güçlüsü, en akılsı ve an bilginiydi.
Yanko bir gece rüyasında ak sakallı, yaşlı bir ermiş gördü.Bu ermiş kişi ona bugünkü İstanbul’un bulunduğu yeri tarif ederek buraya bir kent kurmasını söyledi.Yanko uyandığında kendini tahtıyla birlikte üç kıyısı denizlerle çevrili bir kara parçası üzerinde yani İstanbul’da buldu.Daha sonra ak sakallı ermişin onu yahtıyla birlikte kurmak istediği kentin toprağına getirdiğini anladı.
Yanko bunun üzerine hemen hazırlıklara başladı.Bu hazırlılar tam yedi yıl sürdü.Tam hazırlıklar bitmiş temeller kazılacaktı ki Müneccimbaşı ona kentin kutlu bir anda kurulması gerektiğini söyledi.Bu kutlu anın belli olması için sütunlar diktirmesini, bu sütunların her birine ip gerdirip çanlar astırmasını, kutlu an gelince çanların kendiliğinden çalmaya başlayacağını söyledi.
Ama yüce Tanrı bu işlerden hoşlanmadı.Kendi isteğinin dışında hiçbir şeyin olmayacağını kullarına anımsatmak için kutlu an gelmeden gökyüzünde ağzında yılan taşıyan bir leylek uçurdu.Leylek çanlardan birinin üzerinden geçerken ağzındaki yılanı bıraktı ve çanlar çalmaya başladı.İşçiler kurtsal anın geldiğini sanıp hemen temel kazmaya başladılar.Böylece Tanrı’nın isteğiyle, kutlu andan önce temelleri kazılan İstanbul’un alınyazısı da ölümler, yıkımlar, acılarla belirlenmiş oldu.Yedi kez yıkılıp yeniden kuruldu.Yedi kez ıssız kalıp yedi kez doldu.

Bugün İstanbul’un bulunduğu bölgede, Kaydafa denilen zalim bir kraliçe hüküm sürüyor-du.Bu kraliçe İstanbul’un bulunduğu bölgeye Makdon isminde bir kent kurmuştu.
İskender tüm dünya egemenliğini kurduktan sonra Kaydafa’nın ülkesini de ele geçirmek istedi.İskender Makdon’u kuşattı, ne var ki bir türlü ele geçiremedi.Çünkü yedi başlı, ağzından alevler fışkıran, kırmızı gözlü bir deniz ejderhası koruyordu.Gözü Kaydafa’dan başkasını görmeyen ejderha her gün bir bakire yedikçe yenilmez hale geliyordu.İskender’in aklına kentin tüm bakirelerini kaçırmak geldi.Tam Makdon bakirelerini baştan çıkarıp kaçırmak üzereyken yakayı ele verdi.Kaydafa muhafızlarına onu zindana atmalarını buyurdu.İskender bir yolunu bulup kurtuldu elbet.Bu kez bir başka yola başvurdu.Binlerce işçiyi seferber edip Makdon’un kuzeyine bir kanal kazdırdı.Önü açılan sular güneye, Akdeniz’e doğru aktı.Makdon halkı boğulup helak oldu.Felaketten bir tek ejderhanın yardımıyla kraliçe Kaydafa’nın kurtulduğu, canavarın onu deniz dibindeki mağarasına götürüp hapsettiği söylenir.
Böylece İskender kazdırdığı kanalın kıyısında, Karadeniz’le Akdeniz’in birleştiği yerde yeni bir kent, yani bugünkü İstanbul’u kurmaya girişti.Ne var ki yedi başlı ejderha bir türlü rahat vermiyor, gündüz kazılan temelleri, örülen duvarları, açılan yolları gece denizden çıkıp yerle bir ediyordu.Ama o yılmadı.Çizgi ustalarına ejderhanın ayrıntılı bir resmini yaptırdı.İskender, tunç döküm ustalarına bu resimlere bakarak heykeller yapmasını buyurdu.Ustalar gerçek büyüklükte iki ejderha heykeli meydana getirdiler.Deniz kıyısına heykelleri koydurdu.Ejderha bir gece denizden çıkıp bu heykelleri görünce dehşete düştü, gerisin geriye sulara dalarak gözden kayboldu, bir daha da geri dönmedi.Bunun üzerine İstanbul kenti kuruldu.
5. Bölüm: İstanbul’un Kuşatılması ve Fethi

Bir güz sabahı namazdan hemen sonra Divan-ı Hümayun toplandı.Tüm devlet erkanı çağrılmış, saray ve çevresinde olağanüstü önlemler alınmıştı.
Çandarlı Halil vezir-i azam sıfatıyla padişahın sağında oturuyordu.Çandarlı Halil herhalde İstanbul’u kuşatma kararı için toplandıklarını düşündü.Yeniçeri ağası tüm akıncı beylerinin de özel olarak divana katılmaları herhalde bu yüzdendi.
Kimsenin ağzını bıçak açmıyordu.Birden sessizliği bozup Mehmet başladı söze.Halil tahmininde yanılmadığını anladı.Hocaları İstanbul’un ancak kendisi tarafından alınacağına inandırmışlardı padişahı.Mehmet bu suretin anlamını ortaya koyacak gönlündeki gizi açığa vuracaktı sonunda.Mehmet konuşmasından sonra herkesin görüşünü açıkça belirtmesini istedi.Sözlerini bitirir bitirmez de başveziri olduğu için Halil’e başvuracak görüş belirtmesini isteyecekti.Halil işte o zaman kararından caydırmaya çalışmalıydı.Halil için bu son fırsattı.
Mehmet İstanbul kuşatması için oy birliğiyle karar alınmasını istiyordu.Mehmet Halil’e sordu.
Halil;”İstanbul çok güzel bir kenttir sultanım.Ne var ki sağlam ve yüksek surlarla çevrilidir.Bu nedenle defalarca kuşatılmış ama alınamamıştır.Papa üzerimize yani bir Haçlı ordusu da gönderebilir.Diyeceğim şu sıra İstanbul seferi pek uygun değildir efendim” diyerek görüşünü belirtti.
Padişah öfkesini bastırmaya çalışarak Zağanos’a döndü.Zağanos haçlı ordularının iki kez boylarının ölçüsünü aldıklarını artık bir defa Osmanlı’ya saldırmaya cesaret edemeyeceklerinin söyledi.Kentin mutlaka kuşatılıp alınması gerektiğinden bahsetti.Diğer paşalar da aynı görüşteydi.Hatta bir paşa Hz. Peygamberin hadisini dile getirdi: “İstanbul elbette fetholunacaktır. Onun komutanı ne güzel komutandır ve asker ne güzel askerdir.” Mehmet bu sözün üzerine o güzel komutanın kendisi olması için elinden geleni yapmaya karar verdi.Kuşatma hazırlıklarını bir an önce başlattı.
İlk olarak topları döktürttü.Top görülecek şeydi doğrusu.Edirne’deki dökümhanede toprak, keten ve kendir karışımı çamurdan yapılan iç içe geçmiş iki borulu dev bir kalıba dökülmüştü. Ocakta eriyen bakırın akıp kalıbı dondurabilmesi için körükler günlerce çalıştırılmış sonunda Mehmed’in topları ortaya çıkmıştı.
Herkes son derece sevinçliydi.Bir tek Halildi sevinmeyen.Toplar öylesine kocaman o denli uzun ağızlı o kadar genişti ki Osmanlı ülkesinin en güçlü pehlivanı bile kucaklayamazdı.Toplar iki ay sonra İstanbul’un surlarının karşısına vardı.Haber tüm kente yayıldı.Bir an halk korkudan kiliseleri doldurdu.Mehmed’in askerleri ilk yaz güneşinde parıldayan surların önüne bölük bölük dizildiler ve savaş düzenine girdiler.Ya şehit ya gazi olmaktı emelleri.Merkezi top kapıdan Edirne kapıya de tüm kapıkulu askerleri başta yeniçeri birlikleri olmak üzere sekban başı ve çor- bacıların gerisinde kılıç ve kalkanları yayları, okları ve mızrakları ile surlar önünde yerlerini almışlardı.Cebeciler ise develere yükledikleri mancınıklar ve ağır silahlı cephane ile onların arkasındaydılar.Topçularla, lağımcılar da onların önlerindelerdi.Yürür kuleler küçük topların arasında tahta at başları gibiydiler.
Zağanos Mehmet Paşa Pera’dan Kasımpaşa’ya inen yamaçları tutmuş karargahını ok meydanına kurmuştu.Sultan Mehmed’in karargahı ise yedi direkli altın sırmalı otağı hümayunun bulunduğu tepede merkez kuvvetlerinin az berisindeydi.
İstanbul’da sarayda ise imparator ha dört yüz zırhlı asker ve üç yüz denizciyi hazırda bekletiyordu.Ön surlar yeni onarıldıkları için oldukça iyi durumdaydılar.Bu nedenle asıl savun- ma ikinci hatta yapılmalıydı.Galata ile Sarayburnu arasında gerilen dev zincir Osmanlı donanma- masının Haliç’e girmesini önleyecekti.Dolayısıyla bu yakadaki savunma önlemlerinin artırılması gereksiz sayılabilirdi.Türkler’e gülle, ok, taş ve rum ateşi yağdıracaklar gereğinde kılıç ile kelle koparacaklardı.
Mehmed’in elçi olarak gönderdiği Mahmut Paşa’nın önerilerini reddetmişti Bizans imparatoru.Demek ki savaşacağız diye haykırdı Mehmed.Yanındaki vezirler ve komutanlar da bir ağızdan tekrarladılar: “Savaşacağız!”
Bizans neye güveniyordu acaba? Papanın göndereceği yardıma mı, Cenevizli komutanın Zırhlı askerlerine mi?
Savaş kaçınılmazdı artık. Ve Türkler kazanırsa yağmalanacaktı kent.

12 Nisan 1453 günü Bizans korkunç bir patlamayla uykudan fırladı.Kimse ne olup bittiğini anlayamadı.Gök mü gürlemişti yoksa kentin surlarını yerle bir eden bir depremi olmuştu acaba? Derken öbür toplar da ateşe başladılar.Ve surlarda ufacık gedikler açılmaya başladı.Sonra düzen- li atışlarla bu gedikler büyültülmeye çalışılıyordu.Ne var ki art arda atış yapması olanaksızdı top- ların.Soğumaması için hemen yün çaputlarla sarılması, kocaman ağzından içeri damacanalarla yağ dökülmesi gerekiyordu.Bu arada Bizanslılar duvarlarda açılan küçük gedikleri onarıyorlardı. Neredeyse tüm kent halkı bu iş için seferber olmuştu.Derken surların üzerine mevzilenmiş Bizans topları da ateşe başladılar.Ama bu topların atışı Türklerin ki kadar etkili değildi.Türkler menzil dışında olduğundan pek zarar görmedi.Karşılıklı top atışı öğleye dek sürdü.
Akşam üstüne doğru Osmanlı donanmasının yaklaştığı haberi geldi.Mehmed!in mutluluğu gözlerinden okunuyordu.Marmara denizi boyunca uzayıp giden surların üzerine çıkmış Bizanslı- lar da seyrediyorlardı donanmanın gelişini.Ama Türkler gibi gururla değil endişeyle elbet.
Akşam olmuştu.Bir haberci atından inip padişahın huzuruna çıkmasıyla kötü haberi vermesi bir oldu.Bizans en büyük top ve yüzlerce eri de havaya uçurmuştu.Birden bakışları karadı padişahın.Ağır topların gece boyunca atış yapmalarını buyurdu.Sonra yeniçeri ağası Mehmed’i avutmaya çalıştı.Genç padişah neredeyse üzüntüden savaşı unutacaktı yoksa.Yeniçeri ağası yeniçerinin bu gece karanlıktan yararlanarak surlara bir saldırı başlatılmasını önerdi.Ve hemen arazide yeni toplar dökülmesi için ulağa buyruk verdi.
Ertesi gün gün batar batmaz yeniçeriler surlara doğru yürüyüşe geçtiler.Bir anda tekbir sesleri yükseldi.Surların ortasından gelen ok, taş ve mızrak yağmuru altında surlara saldıran yeniçeriler Allah Allah diye bağırıyorlar ve topların kısmen t-yıktığı kısma doğru koşturuyorlardı.Korunmasızdı çoğu.Ve daha sur dibine varmadan düşüp ölüyorlar geriden gelenler cesetlerin üzerinden atlayıp düşmana küfür yağdırıyorlardı.Karşı tarafta onlardan geri kalmıyordu küfür savaşında.İki tarafta nefretle savaşıyorlardı.Uçan her kelle, kopan her kol, yada bacak için intikam arzusuyla coşuyorlardı.
Dış surun dibine ulaşabilen yeniçeriler ucu ateşli mızraklarıyla delikleri tıkayan içi toprak dolu fıçıları ve yanmaması için üzerleri ıslak deriyle kaplanmış yün torbaları yakmaya çabalarken kazanlardan kızgın kurşun dökülüyordu üzerlerine.Merdivenle yukarı dek çıkabilen- ler rum ateşiyle püskürtülüyor, aşağı yuvarlanmadan önce meşale gibi tutuşup karanlığı aydınlatıyorlardı.Ön surların dibi kapkara olmuş cesetle doluydu.Surların tepesinden Bizanslılar yeniçeri ölülerine zafer kazanmış komutan edasıyla bakıyorlardı.Oysa savaş bitmemişti henüz.
Padişah bir süredir kendini savaşın gidişine öylesine kaptırdı ki gözü hiçbir şey görmez oldu.Ne kendi uyuyor ne de çevresindekilere uyuma fırsatı veriyordu.Komutanlarıyla karargahta sabaha kadar toplantılar yapıyordu.
Yürür kuleler geri hatlardan surların önüne dek getirildi.Topkapıdan Bileaherna sarayına doğru uzayıp gide ön surlar kulelerden daha da yüksekti.
Bu arada gün doğar doğmaz demir almış gemiler Haliç’in ağzına dek sokularak zinciri kırma girişimde bulunmuşlardı.Ama ne yazık ki kurulan hain bir pusu yüzünden donanma Haliç’e girememiş askerler üzerlerine yağan taşlarla telef olmuşlardı.
Kulelerin ilk katına hendekleri doldurmak için çalı, çırpı ve odun parçaları istiflenmiş, öbür katlardaysa tam teçhizatlı okçular mevzilenmiş, yukarıya da yeniçerilerle, mancınıklar yerleştirilmişti.
Manda ve devler surlara doğru kuleyi arkadan itiyorlardı.Üst katta yeniçeriler karşı tarafı ok yağmuruna tutuyorlardı.Bizanslılar mancınıkla rum ateşini başlattılar.Ama bu tehlikeyi de kolay atlattı Mehmed’in askerleri.Surlar kulelere iyice yakındı artık.Bu sırada kule ile surların arasına köprüler atılmış, göğüs göğse mücadele başlamıştı.
Surların tepesinden yeniçeriler bir bir dökülüyorlardı.Düşenler arasında Bizans askerleri de vardı.Surların dibinden yukarıya doğru yükselen bir insan duvarı oluşmuştu.
Gece saldırısının yenilgisini henüz hazmedemeden bir başka yenilgi daha yaşadı Türkler.
Padişah savaşın Türkler’in lehine sonuçlanacağından öylesine emindi ki etrafına gülücükler yağdırıyordu.
Derken yeniden karşılıklı top atışlarıyla başladı savaş.Türk gemileri düşmana geride saldırdılar.Sonra hilal biçiminde sarma harekatına giriştiler.Leventler topuz ve baltalarla saldırıya geçtiler.Yukarıda dizilmiş zırhlı askerlerse surlara tırmanabilenleri kolayca püskürtüp denize atıyorlardı.Zorlu bir savaştan sonra sonuç elde edemeyen Türkler çekilmek zorunda kaldı.Bunun üzerine askerler Bizans’ın erzak gemisine saldırdı.Gemiyi bağlamayı denediler.Başaramayınca da yakmaya kalkıştılar ama nafile! Erzak gemisi bile sayıca üstün Türk filosuna direniyordu.Bir anda kırmızıya kesiverdi denizin mavisi.
On sekiz gemilik Türk filosunu, biri erzak yüklü dört gemiyle bile başa çıkamadığını gören padişahın keyfi kaçmış, az önceki keyfinden eser kalmamıştı.Üstelik erzak gemileri kente doğru dümen kırarak güney limanına sığınmayı başarmışlardı.
Kuşatmanın elli üçüncü günüydü.Ortalık henüz tam aydınlanmamıştı.Bir gemi yavaşça tepenin ardında belirdi, sonra kayboldu.Bir süre sonra bir başka gemi daha.O da ilkinin peşinden bir görünüp bir kayboldu derken.Karşı kıyının yamacında yeniden belirdi.Gemiler Ksen deresi boyunca Haliç’e doğru bayır aşağı kaymaya başladı.Galata sırtlarında yelken açmış üç sıra kürekli gemiler peş peşe Haliç’e kayıyorlardı.Gemiler öküz ve koç yağları sürülmek suretiyle kaygan hale getirilmiş kızaklara çekilerek, içindeki mürettebatıyla birlikte Galata sırtlarından aşırılıp Haliç’e indirilmişlerdi.Geçen günkü yenilgilerden sonra Mehmed imkansızı başarmıştı. Türkler donanmalarının bir kısmını Haliç’e geçirdiler.Mehmed kenti denizden de kuşatatıp alacaktı sonunda.
Türk donanması Haliç’e indiği halde kenti hemen alamadı.Toplar haftalarca Galata sırtlarından Haliç’ten gülleler savurdular.Burçlar yıkıldı, kuleler çöktü.Kocaman gedikler açıldı duvarlarda.Ama Bizanslılar her defasında surları onarmayı başardılar.Kadınlar, çocukalar, rahiplker, eli ayağı tutan tüm kent halkı, asiller ve askerler de dahil herkes seferber oldu.Taş, fıçı, çalı, çırpı, dal, kalas ve sırık, ne buldularsa üst üste yığıp gedikleri tıkadılar.Saldırıların tümü püskürtüldü.Yine yürür kuleler yapıldı, merdivenler dayandı burçlara.Herkes yalın ayak, başı kabak surlara saldırdılar.Ama her defasında, ölülerini bile toplayamadan geri çekilmek zorunda kaldılar.Hendekler her iki taraftan cesetlerle doldu.Bu arada Türkler Haliç’in üzerine yüzer köprü kurdu.
Köprü daha kullanılmadan denizin altından büyük bir gizlilik içinde tüneller açılmaya başlandı.Ama açılan ilk tünel hemen keşfedilerek içindekiler rum ateşiyle yakıldı.İkinci, üçüncü ve diğer tüneller de öyle.
Günler, haftalar geçiyor, toplar gürlüyor, surlar çökerken hendekler cesetlerle doluyor, açılan tünellere karşın kent bir türlü düşmüyordu.
Mehmed her türlü savaş oyununu denemiş, kimsenin aklının ucundan bile geçiremeyeceği çarelere baş vurmuş, yine de bir sonuç elde edememiş olmak onu çileden çıkarmıştı.
Bir gece Mehmed çadırında oturmuş, haritalara ve savaş planlarına dalmıştı ki hocası Akşemseddin yanına geldi.
Akşemseddin: “Az önce düşümde gördüm Mehmet.Kenti alacaksın!” dedi.Sonra sultanım “Sizinle beraber Hz. Peygamber s.a.v Efendimizin huzurundayız.Resulullah sizi yanına çağırdı.Varıp kutlu elini öptünüz.Yüzündeki al şalı çıkarıp size doğru uzattı.Şal sizin elinize değer değmez yeşil bir sancağa dönüştü dedi.”
İşte bu olayın ertesinde padişah kesin kararını verdi.Tellallar karargahları dolaşarak genel saldırı emrini duyurdular.Hazırlıklara hemen başladılar.
Ortalık birden aydınlandı.Türklerin bir anda yaktığı mum donanmasıyla şafak vaktinden önce söktü.
Yine toz duman içinde toplar gümbürdemeye, surlar yıkılıp taş ve ağaç yağmaya başlamış- tı.İlk saldırıyı hafif silahlı birlikler gerçekleştirdi.Bizanslılar kısa sürede bu saldırıyı püskürttüler, ama epeyce kayıp vererek.Çocuklarla kadınlar da vardı aralarında.Artık surları onarmakla yetin- miyorlar, doğrudan çarpışmalara katılıyorlardı.Diş dişe, göğüs göğse bir mücadele başlamıştı. Mehmed’in amacı savunmayı mümkün olduğunca yormak, geride bekleyen taze güçlerle son darbeyi indirmekti.Bu arada Haliç tarafından da saldırı başlamış, gemilerden karaya çıkan askerler uzun merdivenlerini deniz surlarına dayamışlardı.Ama bu saldırılardan da bir sonuç alınamadı.İlk saldırı kolu ağır kayıplar vererek çekildikten sonra, Anadolu askerleri ağır silahlarıyla Ayos Romanos kapısı önündeki surlara karşı yürüyüşe geçti.Hendeği aşarak büyük gedikten iç surlara doğru ilerlemeye çalıştılar.Geride bekleyen çavuşlar savaştan kaçanların kafasını uçuruyor, kaçmayanlar ok ve rum ateşi altında can veriyorlardı.Bu saldırı kolu da büyük kayıplar vererek çekilmek zorunda kaldı.Ama karşı tarafın gücü de kırılmıştı artık.Savunma hatlarında çözülme belirtileri görülmeye başlamıştı.
Gürleyen toplar, yıkılan surlar ve uçan kelleler.Durmadan akan kan.Ve kolsuz bacaksız, delik deşik cesetler.
Birden Mehemd’in zafer çığlıklarıyla inledi İstanbul.Ayos Romanos kapısının önündeki surların burcundan hilalli yeşil sancak dalgalanmaya başladı.Yeniçerilerden oluşan üçüncü saldırı kolu sonunda tutunmayı başarmıştı.
Bizanslılar’ın birbirlerini ezerek panik içinde kaçışmaya başladılar.Türkler önlerine çıkan halkı öldürerek, kenti yağmaladılar.Ve sonra Mehmed gerçek bir fatih edasıyla Ayos Romanos kapısından mehter eşliğinde mermer sütunları yıkılmış yoldan Ayosofya’ya doğru gururla yürüdü…

HAYAT YALAN OLMUŞ.....
12-27-2007 06:10 PM
Bu kullanıcının gönderdiği tüm mesajları bul Bu mesajı bir cevapta alıntı yap
Mesaj Önizleme  Konuyu Gönder 
   
Anahtar Kelimeler

BOĞAZKESEN  ,BOĞAZKESEN  indir,BOĞAZKESEN  yükle,BOĞAZKESEN  download,BOĞAZKESEN  indirmek istiyorum,BOĞAZKESEN  yükle,BOĞAZKESEN  bedava, BOĞAZKESEN  İNDİR,BOĞAZKESEN  YÜKLE,free,yukle,İndir,download,inndir,BOĞAZKESEN  Dvdrip,BOĞAZKESEN  filmi indir



Foruma Git: