..::Alt+f4::..

Tam Versiyon: Kahraman Türk Kadınları
Şu anda tam olmayan bir versiyonun içeriğine bakıyorsunuz. Tam versiyona bakınız.
Sayfa: 1 2
IPAR HAN:

Doğu Türkistan 1759 yılında Çinliler tarafından işgal edildi.Kahraman Uygurlar 42 kez işgalci Çinlilere karşı bağımsızlık mücadelesi verdi.Çinliler Ruslardan yardım istemek zorunda kaldı.
Dönemin Doğu Türkistan Hanı olan Cihangir Han şehit edildi.Mücadele bayrağını Cihangir Han’ın eşi Ipar Han devraldı.Çinliler tarafından esir alınan Ipar Han Pekin’de canına kıydı.
Saygıyla anıyoruz.

DİLŞAD HATUN:

18.yy’da Doğu Türkistan’da Çinlilere karşı mücadele etti.Cihan Bey’in hanımıdır.Eşi ile birlikte yıllarca Çinlilere karşı savaştı.Eşi Cihan Bey, Çinliler tarafından kahpece öldürüldü.Dilşad Hatun Pekin’e gitmesi için hile ile ikna edildi.Eşinin öldürüldüğünü henüz bilmiyordu.Bu acılı haberi Pekin’e vardığında öğrendi.Artık tek amacı vardı.Halkının ve kocasının intikamını almak.İmparatoru öldürme planları yapmaya başladı.Sarayda imparatorun karşısına çıkarıldığında eğilmedi.İmparator’un annesinin emriyle öldürüldü.Bu kahraman Türk kadınının mezarının Kaşgar’da olduğu sanılıyor.Hakkında Japonlar sinema filmi çevirmişlerdir.
Saygıyla anıyoruz.

BÜYÜKE HATUN:

Tohtamış Han’ın torunudur.Yıllarca Ruslara karşı savaştı.Esir düştüğünde, iffetini korumak için kendi hançeri ile canına kıydı.
Saygıyla anıyoruz.

SÜYÜM BİGE HATUN:

Mirza Haza Han’ın eşidir.1598 yıllarında Rus çarı İvan’a karşı savaşmıştır.Çocuğunun adı Ottamış Han’dır.Kocası ölünce Ruslara karşı mücadeleye devam etti.Bir gece baskınında Ruslara esir düştü.Moskova’da kahrından vefat etti.Aynı zamanda şairdi.
Saygıyla anıyoruz.

EMİNE BANU:

Kırım Hanı Kerim Giray’ın eşidir.Yirmi askeri ile Ruslara kök söktüren bu kahraman Türk kadını aynı savaşta vefat etmiştir.
Saygıyla anıyoruz.

TOMRİS:

Sakaların ve Peçeneklerin hakanı idi.Oğlu ile birlikte ordularının başında,İran şahı Kirus’a karşı savaştı.Aynı savaşta oğlunu kaybetti.Savaşı Tomris Han ve ordusu kazandı.Savaşta İran şahı Kirus’ta öldürüldü.
Saygıyla anıyoruz.

NENE HATUN



93 Harbi" adıyla bilinen Türk-Rus savaşı günlerinde, 1877 yılının 7 Kasım gecesi, kalabalık bir ermeni çetesi Erzurum'un Aziziye Tabyaları'na gizlice girerek uyumakta olan Türk askerlerini kahpece katletmiş, hemen ardından da Rus ordusu Aziziye'yi işgal etmişti.

Acı haber Erzurum'a tez ulaştı. Camii minarelerinden yankılanan "Moskof Aziziye'ye girdi" sesleriyle birlikte harekete geçen Erzurum Türkleri kadın erkek, genç yaşlı, çoluk çocuk demeden vatan toprağını korumak için Aziziye'ye doğru sel gibi akmaya başladılar. Silahı olan silahını kapmıştı, olmayan da eline ne geçtiyse...

1857 yılında Erzurum'un Pasinler İlçesi'ne bağlı Çeperli Köyü'nde dünyaya gelen Nene Hatun henüz 15 gündür Erzurum şehir merkezinde bulunmaktaydı. Sokaktaki gürültüler üzerine uyandıklarında kocası odunluktaki baltayı kapmış ve eğer Erzurum işgal edilecek olursa, esir düşmektense kundaktaki bebeğini ve kendisini öldürmesini Nene Hatun'a vasiyet ederek dışarı fırlamıştı.

Tüm Erzurum düşmana karşı tek yürek, tek bilek halinde şahlanmışken, Nene Hatun durur mu? Kundaktaki birkaç aylık bebeğine sarılıp öptükten sonra, belki de bir daha göremeyeceği yavrusunu evde tek başına bırakarak mutfaktaki satırı alıp, tabyalara doğru olanca gücüyle koşan kalabalığa katıldı ve Mecidiye'yi aşıp Aziziye'ye vardığında, düşmanın kulakları sağır eden tüfek ateşleri altında yaralanana, ölene bakmadan ileri atılarak satırıyla önüne çıkan her Rus'u devirmeye başladı.

93 Harbi'nin komutanı Gazi Muhtar Ahmet Paşa da olayı haber almış ve askerlerini Moskof üzerine göndermişti. Erzurumlular bir koldan, Ahmet Paşa'nın askerleri diğer koldan çarpışarak o gün orada bir destan yazdılar. Gün ışıdığında tek bir köpek sağ kalmamış, vatan toprağı kurtulmuştu.

Mutluydu Nene Hatun... Süngü darbeleriyle parçalanmadık yeri kalmamasına ve yanı başında savaşan 16 yaşındaki kardeşi Hasan'ın "Abla ağlama, anamız bizi bugün için doğurmuştu. Ben de babam ve dedem gibi şehitlik mertebesine yükselmeyi her zaman istemiştim. Moskof'u kovduk ya, gayrısına gam yemem!" diyerek son nefesini vermesine rağmen mutluydu... Çünkü O, "Vatan Sağolsun" inancıyla tüm acılara göğüs germesini bilen asil bir ırkın mensubuydu.

Fakat ne yazık ki, yurt ve şeref uğruna mücadele eden her Türk evladının başına gelen, O'nun da başına geldi. Gösterdiği kahramanlıkla felaket günlerinin aşılmasında büyük pay sahibi olan Nene Hatun, uzun yıllar boyunca unutulmuşluğa terkedilmiş, vefatından bir yıl öncesine kadar kendi haline bırakılıp, çile ve sefalet dolu bir hayat sürmesi görmezden gelinmiştir. 1954 yılına dek sahip çıkılmayan Nene Hatun, bu tarihte 3. Ordu Müfettişi Orgeneral Nurettin Baransel Paşa'nın gayretleriyle, aradan yarım asırdan fazla bir zaman geçtikten sonra yeniden hatırlandı ve kaldığı virane evde bir kez daha keşfedilerek kendisine "3. Ordu'nun Nenesi" ünvanı verilip, cüzi de olsa maaş bağlandı. 8 Mayıs 1955'te, Nene Hatun geç de olsa "Yılın Annesi" seçilerek ömrünün son deminde mutlu edilmiştir. Ancak, geç gelen bu saadet günleri uzun sürmedi ve 22 Mayıs 1955'te, 98 yaşındayken zatürre hastalığından vefat etti.

Kabri, uğruna savaştığı toprakların bağrında, Aziziye Şehitliği'ndedir.
Saygıyla Anıyoruz
Kurtuluş Savaşı’nın kadın kahramanlarından biri de Ayşe Çavuş’tur. Bu yiğit ruhlu Anadolu kadını, bir vesileyle Trabzon’dan geçerken burada neşredilmekte olan “İstikbâl Gazetesi”nin idârehanesine uğramıştır. O’nun hakkında bir hayli tafsilâta yer vermiş bulunan röportaj–haberin bir kesitini, adı geçen gazeteden biraz sadeleştirilmiş haliyle takdim edelim:
Aslan yürekli bir kahraman
Yazı işleri odasının kapısı açıldı. İçeri giren bir zabit: “–Ayşe Çavuş!” diye yanındakini tanıttı. Ayşe Çavuş, yakasına siyah kıvırcık kuzu postu konulmuş, sağ koluna çavuşluk rütbesinin resmi işareti olan iki kırmızı şerit takılmış, bir paltoyu giymiş, dizlerine kadar Anadolu’ya has üstü polatlı bir çorap çekmiş, başına koyu lâcivert bir başörtü sarmış, tepeden tırnağa kadar bir cengâver vaziyet ve tavrı ile neşeli ve güleryüzlü bir simâ ile hepimizi selamladı ve oturdu. Muhterem çavuş, vaziyete hemen hâkim olmuş, ruhunun büyüklüğünü bize hissettirmişti. Her haliyle harpten yahut harplerden girip çıkmış bir mücâhid ruhu taşıdığını belli eden bu yiğit tavırlı kadınla konuşurken O’nun bütün ruhunu saran harp menkıbelerini ve hele Yunan çarpışmalarını dinlerken, bu vücudun içinde bir arslan yüreğinin saklı bulunduğuna hükmetmemek mümkün değil Ayşe Çavuş o kadar nezih ve samimi ki, mûhitinde kimseye yabancılık hissini verdirmiyor. Dünyada, Yunanlılar’dan ve benzerlerinden başka herkes sanki O’nun ya kardeşi ya da evladı... Bununla beraber aklı ve fikri daima harpte. Beyanatı sırasında 28 yaşındaki oğlunun Demirci Muhârebesi’nde şehid düştüğünü naklederken gözlerinin önünde sanki o levhayı canlandırıyormuş gibi, nazarlarını sabit bir noktaya dikerek bir müddet düşündü, sonra, derin bir nefes alarak ilâve eyledi: “–Ah !.” dedi, “keşke birkaç oğlum daha olsaydı da, onlar da şehit düşeydi. Vatan yaşasın !.. yoksa...”. Nazarlarımızı ulviyet ve fazilete doğru çekip ***üren bu manzara, aynı zamanda gözlerimizi yaşarttı. Ayşe Çavuş’a nereye ve niçin seyahat ettiğini sordum. Sade ve samimi bir ifadeyle şöyle anlattılar:
Yunanla amansız mücadele
“–Kırım’a gidiyordum. Oradan hicret etmişiz. Balkan Harbi, bizi oradan Bursa’ya hicret ettirdi. Daha sonra İzmir’e gelerek orada yerleştik. Ankara’da Ukrayna murahhas heyeti reisi Firunze ile görüşküm. O’nun işareti üzerine Kırım’ı görmek üzere gidiyorum. İnşaallah yakında döneceğim... Yunan İzmir’i işgal edince ben oğlum Ahmed ile beraber 800 atlı toplayarak dağa çekildim. Salihli etrafında dolaşıyorduk. Düşman Salihli’yi de alınca ben bu alçakları her halükârda kovup perişan etmeyi düşünüyordum. Fakat herifler kasabayı işgâl ettikten sonra hemen her tarafı tel örgülerle sarmış diplerine bombalar koymuştu. Bu engelleri atlatmak mesele idi. Bir akşam, arkadaşlardan Hasan Çavuş’a dedim ki, bana 5–6 çift manda ve iki kalın urgan bulabilir misiniz? Bu Hasan Çavuş ve hepten arkadaşlar, ateş gibiydi. Hem benim mandaları ne yapacağımı soruyorlar hem de tedârik etmek istiyorlardı. Zannediyorlardı ki, mandaları kesip ziyâfet vereceğim. Sağ olsunlar 6 çift mandayı da ipleri de buldular. Gece geç vakit idi, ben tel örgülere yanaştım. Kazıkların bir ikisini koparttırarak urganları mandalara bağlattım, hayvanları kasabaya doğru salıverdim. Kazıklar ve onlarla beraber tel örgüler, artık yerlerinden koparak mandaların peşinden sürüklenip gidiyorlardı. Arkasından biz de baskın veriyorduk. Kasabayı, öyle aldık ki, düşman bile nereden geldiğini anlamadı.
Düşmanı tepeledik
Hükûmet dairesine girdiğimiz zaman fazla ateş oldu. Burada üç şehid ile 6 yaralımız var. Fakat düşmanı temizledik. Canını kurtarabilenler esir oldu. Bu muharebede düşman, çok bomba ve mitralyöz bıraktı. Bunları hep aldık ve bunlarla yine onları tepeledik. Ondan sonra artık: Salihli, Demirci, Simav, Gördes, Kütahya ve nihâyet Sakarya muharebeleri başlamıştır. Gördes hattında ise Osman isminde ve on iki yaşında bir çocuk Kütahya’dan gelerek bize iltihak etmiştir. Çavuş rütbesini alan bu yavru asker, öyle harbetmiştir ki, nihayet ayağından yaralanmış ve bir gözü de sakat olmuştur.
Torunlarımız şükranla anacaklar
Sakarya harbinde Haymana cihetlerinde bulunuyordum. Oradan epeyce atlı topladım. Hele Sakarya’da öyle harbettik ki, koca dere Yunan leşleriyle doldu. Asker adeta köprü gibi üzerlerinden geçti. Bunu çocuklarımız ve torunlarımız daima şükranlarıyla yad eyleyecektir.” Gazete, daha sonra Ayşe Çavuş’un vatana ve millete olan sarsılmaz sadakatinden bahsediyor: “Çavuş’un bu bağlılık hissi ailesinin bütün fertlerine de sirâyet etmiş görünüyor. Diyor ki: “–Biz Sakarya’da harbederken Ankara’daki kızlarım (Ankara’da üç kızı vardı) belki korkarlar diye Paşa Hazretleri (Mustafa Kemal Atatürk) onları Kayseri’ye sevk etmek istedi. Fakat gitmediler. Dediler ki, “Biz Ankara’dan ayrılmayız. Şayet anamız şehid olursa yerine biz geçeceğiz, muhârebeye gireceğiz”. Dikkat ettik, çavuş bu sözleri büyük bir zevkle, derin bir iftihar hissi ile söylemişti. Bütün fertlerini fedâkârlık hissi doldurmuş bu aileden pek tatlı ve civanmert bir eda ile bahsetmiştir.
Düğünü bozup da gelemem
Ankara’ya ne vakit gittiğini sorduğumuzda, Çavuş bizi güldürmüştür. Demişti ki: Ben ilk silâha sarıldığım sırada Salihli’de harp ederken Mustafa Kemal Paşa haber almış beni Ankara’ya istedi. Ben o sırada muharebeden nasıl ayrılabilirdim. Haber gönderdim ki: “Ben şimdi düğünü bozup da gelemem.” Nihayet harpten sonra Ankara’ya geçtim ve Büyük Başkumandanımızla konuştum... Ayşe Çavuş, 58 yaşında olduğunu söylemekle birlikte dinç ve çok çevik görünüyor, gözlerinden cesaret saçılıyor; biri omzundan, diğeri diz kapağından, üçüncüsü de üstünden girip altından çıkmak üzere ayağından üç yarası olduğu halde bunlardan âdeta bir eğlence gibi pek hafif bahsedip geçmiştir. Bu muhterem kadın tekrar veda ederken Salihli’de aldığı Çavuşluk rütbesine alamet olarak taşıdığı çifte kırmızı şeritlere hürmetini ifade eder bir vaziyette, dirseğini ileri doğru biraz yükselterek bir selâm vermiştir

Saygıyla Anıyoruz
Tomris Hatun

Bu yazımda sizlere, başı tarihin bulutları içinde, efsanelere kansan kahraman bir kadını, bir Türk kadınım tanıtacağım. Bu büyük kadının, bu kahraman insanın adı, Tomristir.


Yüce Hakan Tomris Hatun, Hz. İsa'nın doğumundan önce, Altıyüzüncü Yılda Türklerinin hükümdarı idi. Bu sıralarda İran'da da Ahamenid sülalesi hakim bulunuyordu. Bu sülale zamanında İran orduları birkaç defa Doğuya doğru saldırarak Türklerle savaşmışlardı.

Tomris'in hükümdarlığı zamanında. İranlıların basında Kirus adında bir hükümdar bulunuyordu. Bu hükümdar önceleri Saka Türkleri ile çarpışarak onları yenmiş ve Batı Türkleri'nin güney kısımlarım ele geçirmişti.

Bu savaşlardan on yıl kadar sonra Kirus, Peçeneklere de saldırdı. Harbin sebebi, Kirus'un Tomris'le evlenmek istemesi ve Peçeneklerin kadın başbuğunun bu isteği reddetmesi idi.

Tabii bu sebep, o çağlardaki usullere göre çok önemli idi. Çünkü, Tomris, İran hükümdarı ile evlendiği takdirde, hükümdarı bulunduğu ülkeler de, Kirus'un eline ve dolayısıyla İranlılara geçmiş olacaktı....




işte, teklifi,. Türklerin kadın Sakam tarafından geri çevrilince, esasen kan dökücü bir insan olan Kirus, çılgına döndü ve kendisiyle evlenmeği kabul etmeyen bu kadın hükümdarın cezasını vermeğe karar verdi. Kirus önce, Tomris'in oğlunun emri altındaki Türk öncü kuvvetiyle karşılaştı ve onları bozguna uğrattı.

Tomris'in oğlu düşmana yenilmenin verdiği yasla kendi, kendini öldürdü. Bu savaşı kazanan ve gözleri dönmüş olan Kirus, Türk Hakanı Tomris hatunun da üzerine yürüdü. Türklerle, İranlıları bir kere daha karşı-karşıya getiren bu savaş, pek kanlı oldu. Önce her iki taraf birbirlerine ok atmaya başladılar. Bu oklaşmalar öyle şiddetli oldu ki, iki taraftan yaralanmayan hemen hiç kimse kalmadı.

Böylece gayet kanlı bir başlangıçtan sonra, ordular mızrak ve kılıçlarla göğüs göğüse geldiler. Türklerin kadın başbuğu ile İranlıların erkek hükümdarının idare ettiği bu müthiş savaşın sonu çabuk geldi. Her vuruşmada olduğu gibi, bunda da zafer kartalı, kahramanlık, askerlik kabiliyeti ve zekada üstün olan tarafın esiri oldu. Savaşı Türkler kazanmıştı.

Yüce Türk Hakanı Tomris Hatun hem milletinin ve yurdunun mukaddes sevgisiyle ve hem de savaşta yenildiği için hayatına kıymış olan sevgili oğlunun, gönlüne saldığı büyük acı ile dövüşmüştü ve başardığı bu kahramanca dövüşle. İran ordusunun büyük kısmım cansız olarak yere sermiş olmakla beraber, Ahamenid sülalesinin azgın hükümdarı Kirus'u da telef etmişti.

Kirus hayatında çok kan akıtmış bir hükümdardı. Bunun için, kahraman Türk kadını Tomris, bu kan akıtıcı adama, dünyaya ibret teşkil edecek bir muamelede bulundu ve Kirus'un kafasını kan dolu bir fıçıya atarak "hayatında kan içmeğe doymamıştın, şimdi, doya, doya iç!" dedi. Bu hadise yüz yıllarca dünya milletlerinin dillerinde söylendi durdu ve bugüne kadar ulaştı.

İşte Tomris hakkında tarihin verdiği mevsuk (kaynak) bilgiler bundan ibarettir. Geri kalan birçok hususlar efsanelerle karışmakta dır.

Bu zaferin kazanılması büyük bir hadisedir. Çünkü Tomris, o sırada sadece Türklerin bir kısminin, yani yalnız Peçeneklerin hükümdarı bulunuyordu ve kumanda ettiği kuvvetler, bu bakımdan mahduttu. Diğer taraftan Ahamenid hükümdarı ise, butu İran'ın hükümdarı idi ve ordusu nispet kabul etmeyecek kadar büyüktü. Üstelik bu hükümdar bir erkek ve karşısındaki ise bir kadındı.

Fakat bu kadın. Sadece bir kadın değil, bir Türk kadını idi ve bu kadın, kendisiyle izdivaç ederek, milletinin ve vatanının hürriyetine istiklaline kasteden kan dökücü bir adama karşı yılmadan dövüşmüştü. Kahraman Tomris, mazimizin göklerin süsleyen şanlı bir yıldızdır. Bu şanlı kadın, bütün Türk kadınlarına örnektir... (*)

Alparslan TÜRKEŞ
(*)İlk yayını 12 Ekim 1951
Altın Ordu Hanlarından Cambek'in 1357'de ölümünden sonra ortaya çıkan taht kavgaları ve Aksak Timur ile Toktamış arasında 1391 ve 1395'lerde cereyan eden savaşlar neticesinde zayıf düşen...


Kıpçak ilinde, "Kazan Hanlığı", "Astrahan Hanlığı", "Kırım Hanlığı", "Sibir Hanlığı" gibi daha küçük Türk devletleri meydana geldi ve büyük Altın Ordu devleti fiilen sona ermiş oldu.

Kazan Devleti, iç mücadelelerle de sarsılınca gittikçe zayıflamış ve Ruslar'ın müdahalesi de o nispette artmıştır.

Kazan'da iktidarı elinde bulunduran zümre, sulhun muhafazası için Han seçiminde Moskova'nın arzusuna boyun eğmek, topraktan fedakarlık etmek ve hatta çocuk yaşta han ilan edilen Ötemiş (1548-1551) ile annesi Süyün Bike'yi Moskova'ya teslim etmek gibi ağır şartlara katlanmışsa da

Kazan Kaanı Safa Giray 1547’de ölür. Oğlu Ödemiş Giray iki yaşında olduğundan varisi annesi Süyün Bike olur. Ruslar 13 Şubat 1550’de Kazan’a hücum eder....




Süyün Bike de diğer kahramanlardan geri kalmadan savaşır. Fakat şehir düşer ve Kazan Beyleri ile birlikte o da esir alınır. Gemilere bindirildiklerinde halk gözleri yaşlı nehrin kenarında beklemektedir.

Kazan Melikesi var gücüyle bağırır:

-“Kazan..Kaygulu , kanlı şehir!..Başından tacın düştü... Sen şimdi dul kadın gibisin! Sen şimdi efendi değil , kul oldun!..Sen başsız arslan gibisin! Her devlet akıllı Han ile idare edilir , güçlü çeri ile ayakta kalır!.. Bunlar olmayınca, herkes senden Hanlığı alır! Eski günlerini, bayramlarını hatırlayıp, benim gibi ağla artık.. Nerede senin eski Hanlık bayramların? Nerede sendeki çocuklar , beğler , Töreler?...

Nerede senin genç kadınların , güzel kızların; onların şen sesleri nerde?..Hepsi kayboldu değil mi? Bundan sonra sende,bunların yerine ağlamalar, inlemeler olacak!..Sende bal akan ırmaklar, pınarlar vardı.. Bundan sonra onlarda senin evlatlarının kanları ve gözyaşları akacak!.. Rus kılıçları onları kırıp geçirecek!.. Ey Tanrım!..

Bizim en azgın düşmanımız olan İvan’a tez cezasını ver!.. Kazan’ın başına bu belaları açan Şeyh Ali ile Türeleri cezasız bırakma! Onlar beni düşman eline düşürünceye kadar çalıştım; çekmiş olduğum eziyet ve sıkıntıları onların da , onları umursamayan ve ülkelerine sahip çıkmasını bilmeyen Kazanlıların da başına ver Tanrım!..Ver ki ,bundan sonrakilere ibret ve ders olsun ; başka Türk Yurtlarının başına böylesi gelmesin!...”

Bu esir alınıştan sonra Süyün Bike’ye ne olduğu konusunda çeşitli rivayetler var.Ama bilinen bir şey başka Türk yurtlarının başlarına da böylesi sıkıntıların geldiği ve neredeyse hepsinde Türk kadınının da mücadele verdiği gerçeğidir. Türkiye’de Kurtuluş Savaşı’na kadar silahlı mücadelelerin içinde yerini alan kadınlarımız savaş sonrasında da fikir, ilim, siyaset ve sanat alanlarında milli denebilecek mücadeleler vermişlerdir.
Takvimler 7 Kasim 1877’yi gosteriyordu.
Nene Hatun uc yil once evlenmisti. Henuz yirmisindeydi ve uc aylik bebegi vardi. On bes gun once, koyleri Rus askerleri tarafindan isgal edilince, ailesiyle Erzurum’a gelmisti.


Turk ordusu uzunca bir zamandir bircok cephede carpisiyordu. Dogu cephesinde de savas butun hiziyla devam ediyordu. Aslinda Gazi Ahmet Muhtar Pasa simdiye kadar dusmanin isini coktan bitirecekti; ama hesapta olmayan bir dusman daha vardi.

Yillarca bu topraklarda birlikte yasadigimiz Ermenilerden bir kismi simdi ceteler hâlinde geziyor, baskinlar yapiyor, mâsum insanlari -hem de coluk cocuk demeden- katlediyordu. Daha dun sabah, yakinlardaki bir koyde ceteler tarafindan agaca civilenen bebegin hikâyesini dinlemisti.

Allah’im bu nasil bir vahsetti, bunu yapanlarin hic mi vicdani yoktu! Nene Hatun, asirlarca birlik ve beraberlik icinde yasadiklari bu insanlardan bazilarinin bugun nicin bu derece canavarlastiklarini zaman zaman dusunuyor; fakat ikna edici bir cevap bulamiyordu......




Bu ceteler yuzunden eli silâh tutan herkes cepheye gidemiyor, mâsumlar katledilmesin diye koylerde nobet tutuluyordu.

Kerpicten yapilma iki odali evlerinin kucuk odasinda safagin sokmesini bekleyen Nene Hatun, bir yandan sobanin yani basindaki besiginde uyuyan bebegini salliyor, diger yandan da mum isiginda sag elindeki Mushaf’i okumaya devam ediyordu.

Bircok yakini cephedeydi. Uzun zamandir hic birinden haber alamamisti. Dun kusluk vakti agabeyini getirmislerdi. Vucudunda bogaz bogaza carpismanin sebep oldugu cok derin sungu yaralari vardi. Âdeta damarlarinda kan kalmamisti. Ve bir-iki saat sonra Nene Hatun’un kollarinda ruhunu teslim etti.

Nene Hatun, kutlu bir yolda canini veren ve sehadet serbetini icerek sonsuzluga ucan agabeyinin vucuduna sarilip agladi, agladi, agladi... Sehitlerin ardindan aglanmaz diye engel olmaya calistilar; ama Nene Hatun sadece agabeyi icin degil, vatan icin de agliyordu.

Cepheden gelen son haberlere gore dusman cok kalabalikti, ondan da onemlisi iyi silâhlari vardi. Bunlari dusunurken, dilinden hic dusurmedigi duasini bir kez daha tekrarladi: “Allah’im, dusmanlari Sen’in azamet ve kudretine havale ediyor ve serlerinden Sana siginiyoruz.”

Sabah ezaninin okunmasina az bir zaman vardi. Disaridan gelen bagrismalar ve silâh sesleriyle irkildiler. Esinin disari cikmasiyla iceri girmesi bir oldu ve kararli bir sekilde sunlari soyledi: “Ermeni ceteleri ve Rus askerleri tabyalara saldirmislar, karsi koymaya gidiyoruz.

Eger donemezsem ve dusman buraya kadar gelirse sakin teslim olmayin, alacaklarsa cesetlerinizi alsinlar. Allah’a emanet olun!” Ve sobanin yaninda duran baltayi kaptigi gibi kapidan yildirim hiziyla tabyalara dogru kosmaya basladi.

Nene Hatun’un cesaretli ve sogukkanli bir yapisi vardi. Kocasinin kolay kolay geri donmeyecegini biliyordu. Arkasindan “Allah yardimciniz olsun!” diye dua etti.

Zaman hayli ilerlemisti. Silâh seslerinin ardi arkasi kesilmiyordu. Abdestini tazeledi. Yuregi cephede, kulagi ezandaydi. Fakat minarelerden ezandan hemen once farkli bir ses duyuldu. Aziziye Tabyalari’nin dusman eline gectigi, askerlerin cogunun sehit oldugu ilân ediliyordu.

Cok dinleyemedi Nene Hatun. Cocugunu optu, kokladi; “Nâzim’im seni bana Allah verdi, ben de seni yine O’na emanet ediyorum” dedi. Eline satirini ve sehit agabeyinin tufegini aldigi gibi tabyalara dogru kosmaya basladi.

Tabyalarda mevzilenmis ceteler ve dusman askerleri, kendilerine dogru akmakta olan iman ordusu karsisinda sanki butun Anadolu uzerlerine geliyormus gibi hissettiler. Baslarindaki subayin “Ates serbest!” emriyle namlular birbiri ardina patlamaya basladi. Ilk siralarda olanlar birer birer yere yigiliyordu; ama gelenlerin ardi arkasi kesilecek gibi degildi. Dusman, hic boyle bir direnis beklemiyordu.

Yediden yetmise butun Erzurumlular, tabyalarin demir kapilarini bir kâgit gibi cigneyerek dusmanin icerisine dalmisti. Ceteler ve dusman askerleri sel sularinda eriyen kar gibi eridi. Carpisma kisa surmustu. Nene Hatun, cetelerin olanca kinleriyle sokerek yere attiklari sanli bayragi dustugu yerden aldi, alnina goturdu ve gozlerinden yaslar bosanirken ait oldugu yere asti.

Nene Hatun ve kahraman Anadolu insaninin o sabah baslattiklari mucadele, dusman, vatan topraklarini terk edinceye kadar devam etti. Iyi donanimli dusman askerlerinden tabyalar geri alindi. Uc bin dusman askeri oldurulmustu. Buna karsilik bin kadar sehit vardi. Varsin olsundu, vatan olmadiktan sonra yasamanin ne mânâsi vardi?!..

Nene Hatun da omzundan yaralanmisti. Ama o âdeta kendini unutmus, yarasi daha agir olanlarin yardimina kosuyordu. Birkac dakika oncesine kadar cephede mermi tasiyan, askerlere su dagitan ve siper kazan kahraman kadin, simdi yerini askerlerin yaralarini saran bir hastabakiciya birakmisti.

O gun Aziziye Tabyalari’nda, Musluman-Turk tarihinde Nene Hatun’la sembollesen altin bir sayfa daha acildi. Allah icin can siperâne mucadele veren Safiyye ve Nesibe Hatunlarin, Ûmm-û Hiramlarin, cepheye cephane tasirken donarak sehit olan Serife Analarin, cephane arabasinin boyundurugunun bir tarafina elde kalan tek hayvanini, diger tarafina da kendisini kosarak cepheye mermi tasiyan Ayse Analarin olusturdugu altin halkaya bir kahraman kadin daha eklendi.

Nene Hatun’un vatan icin kahramanca verdigi mucadele bu kadarla da bitmemisti. O gun evde uc aylikken biraktigi oglu Nâzim ve daha sonra dogan uc oglundan ikisi, Birinci Dunya Harbi’nde canlarini vatana feda ettiler.

Ne mutlu sana Kahraman Ana. Kendin gazi, ogullarin sehit...
Aziziye Tabyasi’na diktigin bayrak, bugun dalgalanmaya devam ediyor.

Yahya KUREKCI
(SIZINTI-Ocak/2006)
Doksanüç Harbi denilen Türk–Rus Savaşı vesilesiyle temâyüz eden ve Kara Fatma ünvanı taşıyan kadınlardan ilki, bir aşîret reisinin kızı idi.


Genç yaşında etrafına kendisi gibi mücadeleci kadınları toplayarak âdetâ gönüllü bir alay teşkil etmişti. Onları disiplinli bir ordu efrâdı gibi sevk ve idâre ediyordu.

“Kadınlar Dünyası” isimli gazetenin 20 Temmuz 1913 tarihli ve 100–1 numaralı sayısında bu muhterem validemiz hakkında şu bilgi verilmiştir.

“Kara Fatma, Malatya’ya bağlı Aladağlı’dır. Zayıf, orta boylu ve esmer, gözleri ve kaşları siyahtır. Elbisesi, erkek elbiselerinin aynıdır. Entari yerine geniş bir şalvar, ceket yerine ise “sarka” tâbir olunan bir tür cepken giyerdi....




Sesi erkek sesi gibi gür ve sertti. Yüzünü örtmez fakat, saçlarını boynuna dolar; başının, yüz kısmı dışında bütün kısımlarını “Leçel” denilen beyaz bir bezle kat kat sararak örterdi. Maiyeti üzerinde son derece nüfuza mâlik olup İbo nâmındaki danışmanı dahi Kara Fatma’nın hışım ve heybetinden ürperirdi. Lakin , cengâver olduğu nisbette yumuşaktı ancak, şefkati lüzumundan fazla değildi. Kara Fatma, tarihen sâbit olan en mühim ve parlak zaferlerini Rusya Muhârebesi hengâmında göstermişti.

Ölümden korkmayan kahraman

Rus orduları Erzurum’u işgal ettiği esnada Kara Fatma, Aziziye Tabyası’nda mâiyetindeki üç–dört bin cengâverle birlikte savaşmıştır. Bu büyük Müslüman–Türk annesi, askerin içeceğini, yiyeceğini hazırlar, yaralıları tedavi eder, omuzlarında yararlı askerleri hastaneye taşırdı. Düşman, Aziziye Tabyası’nın her sûretle müdafaasında gösterilen metânet ve şiddetin bertaraf edilmeyeceğini anlayınca hîleye müracaat ederek bir gece yarısı askerlerimizin koğuşu yakınına sokmuş olduğu bir nefere, bir tüfek attırıp koğuşun lâmbasını söndürtmüş...

Askerlerimiz kendilerini düşmanın bastığını zannederek rastgele, ateş etmiş ve birbirlerini sabaha kadar katlettikten sonra düşman kolaylıkla tabyayı zabtetmişti. Bu korkunç hile ve sarsıntımızdan son derece müteessir olan Kara Fatma, hemen Erzurum içlerine girmiş ve topladığı erkek, kadın, genç, ihtiyar birçok vatandaşı; tüfek bulamayanları evlerden buldurduğu balta, satır ve kılıçlarla silâhlandırıp Aziziye Tabyası’na yönlendirmiş; gülle, kurşun yağmurları aldırmaksızın taarruz etmiştir. Yüzlercesi şehit olduğu halde ölümden aslâ yüz çevirmemiş ve tabyanın hendeklerini düşmanın leşleriyle doldurarak Aziziye Tabyası’nın kurtarılmasına muvaffak olmuştur.”Meşhur Sivastopol Destanı’nda Kara Fatma’dan şöyle bahsedilir:

Sivastopol Destanı’nda Kara Fatma

Beş altı gün sonra geldi
Kara Fatma–i gazi
Nisâlar kahramanı, şeref–razı
Beş altı yüz kişiyle geldi o an,
Kamusu hep süvâri–i namdarân.
Onların nâmı var Türkmen ilinde
Kılıç belinde, kargı yollarında.
Onlar çok kırdı düşman, döktü kanın
Şehid oldu karındaşı nisânun.
O hâtun kendi dahi yaralandı
Onuldu yarası hoş varlandı.
Ömer paşa olup Şumnûda kâim
Onlara gönderir cephâne dâim.

Kara Fatma bu harpte yüz bin kişilik düşman ordusunun karşısında geceli gündüzlü harbederek Türk ordusunun en ileri hatlarına kadar giderek askere cesaret aşılamıştı. Bu harpte bir ara yaralanmış ve kardeşini kaybetmişti. Kahramanlığı yabancı eserlere de geçmiştir. Allah şefaatinden mahrum eylemesin

Kara Fatmalar tükenmez

Kuva–yı Milliye’nin Kara Fatma namlı kadın kahramanlarından bir diğeri, Batı Anaddolu’da Yunanlılara karşı mücadele eden ve ilk Kuva–yı Milliye hareketinin mimarı Mustafa Kemal Atatürk’ün de liyakatini kazanan Kara Fatma’dır. Memleketin kara günlerinde, bütün kadınlığı gönülden temsil eden, vatan için, istiklâl için dövüşen ve adı sık sık gündeme gelen Kara Fatma, bizim endişeli günlerimizin sayılı kahramanlarından, kadınlarımızın en saygıya değerlerindendir...

Ölünceye kadar sırtında muhârebe zamanlarında giydiği elbisesinin bir benzeri ve göğsünde taşıdığı “İstiklâl Madalyası” ile çok kere cadde ve sokaklarda gelip geçenlerin dikkatini çeken bu kahraman Türk anası, kendisine bağlanan maaşı, bir hayır cemiyetine bağlamış olduğundan hayatının son yıllarını, kendi uhdesinde kalan yetim torunları ile birlikte fakr–u zarûret içinde geçirmiştir.

Hakikaten, Milli Mücadele döneminin birçok erkek kahramanı kadar şöhret yapmış ve hizmet etmiş bulanan Kara Fatma, son yıllara kadar muammer olmuş ve hakkında basında muhtelif vesilelerle pek çok neşriyat yapılmıştır.

“Muharebe bana düğün gelir”
Memleketi tehlikede gören bu genç kadın, şahsî arzularının verdiği bir ıstırâbı olmadan, İşgal Kuvvetleri’nin sıkıcı karanlığına dayanamıyor. “Kadın isem de, Türk değil miyim?” diyerek İstanbul’dan kâh yürüyerek, kâh ata binerek dolu dizgin, ancak gençlik ve memleket aşkının verdiği cesâretle Sivas’a geliyor ve Mustafa Kemâl’in karşısına çıkarak:

“–Bütün millet, vatanın kurtarılmasını bekliyor, işte ben de kadın halimle geldim ! İş göster. Emret !” diyordu.

Samimi ve içten gelen bu sözler Mustafa Kemal’in gözünden kaçmıyor:

“–Peki ama ne iş görebilirsin? Silah kullanır mısın? Ata biner misin? Harpten ateşten korkmaz mısın?”

“–Ata binerim, silah kullanırım, muharebe bana düğün gelir” cevaplarını veren Kara Fatma’ya hayran kalan Mustafa Kemal, “Şu dakikada bütün kadınlarımız senin gibi olsalardı Kara Fatma !” diyor ve bu sûretle Fatma Hanım, “Kara Fatma” lâkabını almış oluyor.

Mustafa Kemal’den aldığı emir ve tavsiyelerle İstanbul’a gelen Kara Fatma 15 kişilik vatansever genci etrafına topluyor, buradan Kocaeli’ne geçiyorlar. Köylerde vaziyeti asla belli etmeden tam bir teşkilat kurmayı başarıyor ve Geyve’de cephe tutuyor. Halid Bey Kumandası’nda bir yıl çalışıyor, çarpışıyor ve bu sırada ilk defa yaralanıyor. Teşkilat lağvedilince orduya çavuş olarak giriyor. Birçok korkulu savaşlarda orduya, istiklâle büyük hizmetler eden Kara Fatma’nın bu zaferlerden tek nişânesi aldığı bir yara ile kırmızı kurdelalı bir harp madalyası ona gurur ve iftihar veriyor.

Kuva–yı Milliye’nin hâdimi

Kendisi, Kuva–yı Milliye devresindeki hizmet ve faaliyetlerini bir gazeteciye aşağıdaki şekilde hulâsa etmiştir:

“–İzmit, Adapazarı, Düzce ve civarına Yunanlılar sık sık baskınlar yapıyordu. Bir gün kumandan Halid Bey beni çağırdı ve şunu söyledi: “–Fatma Hanım, senin bugüne kadar yaptıklarından çok memnunum, sana kaymakamlık vereceğim.”

Halid Bey’in bu sözlerinden anlamıştım ki; bana gene mühim bir iş verecek.

Şu emri verdi. “–Şimdi adamlarını alıp İznik’e gideceksin!”
“–Ama ben on beş gün önce orada idim.”
“–Gene gideceksin, orada bulun, işlerin var.”

Emir, emirdi. Derhal hazırlandım, atlarımıza atladık, dağlardan bayırlardan dolu dizgin koşturuyorduk.

Yolda nefes nefese iki köylüye rastladık.

Bizi görünce:
“–Aman” dediler, “imdada gelin, köyümüzü bastılar, hepimizi öldürecekler.”
“–Kimler bastı, köyünüzü?”
“–Kimler olacak, gâvurlar.”

Öyle günler yaşıyorduk ki; kimseye inanmak caiz de değildi hani. Bu, düşmanın bir oyunu olabilirdi, nitekim bu gibi hadiselerle çok karşılaşmıştık.

“–Hangi köydensiniz?”
“–Elmacık Köyü’nden.”

Hemen atlardan indik, kıyafetlerimizi değiştirdik. Ben eski püskü bir elbise giymiştim.
Köye girdiğimiz zaman manzara tüyler ürpertici idi.

Meydanda bir papaz oturuyordu. Etrafında onbeş, onaltı kadar silâhlı vardı. Türkleri bir araya getirmişlerdi. Papaz, Hıristiyan kadınlara sordu:

“–Nasıl ceza verelim?”

Kadınlardan biri:
“–Onları iyice bağladıktan sonra bize teslim ediniz, intikamımızı biz alırız” dediler.
Benden şüphe edilmediği için yanlarına kadar yaklaşmıştım.

Papaz, üç Türk’ün bir ağaca bağlanmasını emretti.

Kardeşime yaklaştım:
“–Hali görüyor musunuz?” dedim. “İyi ki gelmişiz, şimdi tabancamı adamların üzerine boşaltacağım.”

Kardeşim sert sert yüzüme baktı ve yavaş sesle:
“–Acele etme, sonra işi bozarız” cevabını kulağıma fısıldadı. Ben bekleyecek halde değildim. Heyecanımdan tir tir titriyordum. Oğlum da benim halimden şüphelenmişti. Yanıma yaklaştı O da fısıldadı:

“–Acele etme ana!”

Düşmanın rengi küle döndü...

Ağaçlara bağlananların az sonra can vereceklerini anlayan köylüler ağlaşmaya, feryad etmeye başlamışlardı.

Ne olursa olsun fazla sabredemeyecektim. Tabancamı çektim ve:

“–Teslim olun!” diye haykırdım.

Tabiî adamlarım da silahlarını çekmişlerdi. Bu beklenmeyen hâl, düşmanı öylesine şaşırtmıştı ki... Hemen ağaçlara bağlananların iplerini çözdürdüm ve silahlı düşmanların silahlarını aldırdıktan sonra onları bağlattım.

Papaza dönerek:
“–Haydi” dedim, “şimdi siz ölümlerden ölüm beğenin.”
Hepsinin de rengi kül gibi olmuştu. Titriyorlardı. Oracıkta düşüp öleceklerdi.
Adamlarıma döndüm:

“–Hepsini Halid Bey’e ***ürünüz” dedim, “cezalarını o verecektir.”

İzmit’e döndüğümüz zaman Süvari Livası Hacı Arif Bey bu muvaffakiyetimizden dolayı bizim için büyük bir merasim hazırlamıştı. Köylüler, coşkun tezahürat yapıyordu. Fakat bu muvaffakiyet ile birlikte beni sükûtu hayale garkeden bir mesele hasıl oldu. Meğer “Kara Fatma tehlikeden sakınmıyor, başımıza bir iş açar” diye beni, geri hizmetlere almaya karar vermişler.
Kıyameti kopardım.

Halid Bey:
“–Bilmiyorum Fatma Hanım” dedi, “ölümden korkmuyorsun, fakat ya şehid olmaz da esir düşersen ne olur?.. Bizimkilerin maneviyatı bozulur, düşmanın maneviyatı kuvvetlenir. Sen hiçbir tehlikeden kaçmıyorsun. Ya, Elmacık Köyü’ndeki düşman kuvvetli olsaydı da sizi esir etseydi?..”

O zaman kim tehlikeyi düşünüyordu... Bundan sonra ihtiyatlı olacağımı vadederek vazifeme devam ettim.”

Araştırma: Oğuz KÖROĞLU
O’nun hakkında bir hayli tafsilâta yer vermiş bulunan röportaj–haberin bir kesitini, adı geçen gazeteden biraz sadeleştirilmiş haliyle takdim edelim:

Aslan yürekli bir kahraman
Yazı işleri odasının kapısı açıldı. İçeri giren bir zabit: “–Ayşe Çavuş!” diye yanındakini tanıttı. Ayşe Çavuş, yakasına siyah kıvırcık kuzu postu konulmuş, sağ koluna çavuşluk rütbesinin resmi işareti olan iki kırmızı şerit takılmış, bir paltoyu giymiş, dizlerine kadar Anadolu’ya has üstü polatlı bir çorap çekmiş, başına koyu lâcivert bir başörtü sarmış, tepeden tırnağa kadar bir cengâver vaziyet ve tavrı ile neşeli ve güleryüzlü bir simâ ile hepimizi selamladı ve oturdu.

Muhterem çavuş, vaziyete hemen hâkim olmuş, ruhunun büyüklüğünü bize hissettirmişti. Her haliyle harpten yahut harplerden girip çıkmış bir mücâhid ruhu taşıdığını belli eden bu yiğit tavırlı kadınla konuşurken O’nun bütün ruhunu saran harp menkıbelerini ve hele Yunan çarpışmalarını dinlerken, bu vücudun içinde bir arslan yüreğinin saklı bulunduğuna hükmetmemek mümkün değil ....




Ayşe Çavuş o kadar nezih ve samimi ki, mûhitinde kimseye yabancılık hissini verdirmiyor. Dünyada, Yunanlılar’dan ve benzerlerinden başka herkes sanki O’nun ya kardeşi ya da evladı... Bununla beraber aklı ve fikri daima harpte.

Beyanatı sırasında 28 yaşındaki oğlunun Demirci Muhârebesi’nde şehid düştüğünü naklederken gözlerinin önünde sanki o levhayı canlandırıyormuş gibi, nazarlarını sabit bir noktaya dikerek bir müddet düşündü, sonra, derin bir nefes alarak ilâve eyledi: “–Ah !.” dedi, “keşke birkaç oğlum daha olsaydı da, onlar da şehit düşeydi.

Vatan yaşasın !.. yoksa...”. Nazarlarımızı ulviyet ve fazilete doğru çekip ***üren bu manzara, aynı zamanda gözlerimizi yaşarttı. Ayşe Çavuş’a nereye ve niçin seyahat ettiğini sordum. Sade ve samimi bir ifadeyle şöyle anlattılar:

Yunanla amansız mücadele

“–Kırım’a gidiyordum. Oradan hicret etmişiz. Balkan Harbi, bizi oradan Bursa’ya hicret ettirdi. Daha sonra İzmir’e gelerek orada yerleştik. Ankara’da Ukrayna murahhas heyeti reisi Firunze ile görüşküm. O’nun işareti üzerine Kırım’ı görmek üzere gidiyorum. İnşaallah yakında döneceğim... Yunan İzmir’i işgal edince ben oğlum Ahmed ile beraber 800 atlı toplayarak dağa çekildim. Salihli etrafında dolaşıyorduk.

Düşman Salihli’yi de alınca ben bu alçakları her halükârda kovup perişan etmeyi düşünüyordum. Fakat herifler kasabayı işgâl ettikten sonra hemen her tarafı tel örgülerle sarmış diplerine bombalar koymuştu. Bu engelleri atlatmak mesele idi. Bir akşam, arkadaşlardan Hasan Çavuş’a dedim ki, bana 5–6 çift manda ve iki kalın urgan bulabilir misiniz? Bu Hasan Çavuş ve hepten arkadaşlar, ateş gibiydi.

Hem benim mandaları ne yapacağımı soruyorlar hem de tedârik etmek istiyorlardı. Zannediyorlardı ki, mandaları kesip ziyâfet vereceğim. Sağ olsunlar 6 çift mandayı da ipleri de buldular. Gece geç vakit idi, ben tel örgülere yanaştım. Kazıkların bir ikisini koparttırarak urganları mandalara bağlattım, hayvanları kasabaya doğru salıverdim. Kazıklar ve onlarla beraber tel örgüler, artık yerlerinden koparak mandaların peşinden sürüklenip gidiyorlardı. Arkasından biz de baskın veriyorduk. Kasabayı, öyle aldık ki, düşman bile nereden geldiğini anlamadı.

Düşmanı tepeledik

Hükûmet dairesine girdiğimiz zaman fazla ateş oldu. Burada üç şehid ile 6 yaralımız var. Fakat düşmanı temizledik. Canını kurtarabilenler esir oldu. Bu muharebede düşman, çok bomba ve mitralyöz bıraktı. Bunları hep aldık ve bunlarla yine onları tepeledik. Ondan sonra artık: Salihli, Demirci, Simav, Gördes, Kütahya ve nihâyet Sakarya muharebeleri başlamıştır. Gördes hattında ise Osman isminde ve on iki yaşında bir çocuk Kütahya’dan gelerek bize iltihak etmiştir. Çavuş rütbesini alan bu yavru asker, öyle harbetmiştir ki, nihayet ayağından yaralanmış ve bir gözü de sakat olmuştur.

Torunlarımız şükranla anacaklar

Sakarya harbinde Haymana cihetlerinde bulunuyordum. Oradan epeyce atlı topladım. Hele Sakarya’da öyle harbettik ki, koca dere Yunan leşleriyle doldu. Asker adeta köprü gibi üzerlerinden geçti. Bunu çocuklarımız ve torunlarımız daima şükranlarıyla yad eyleyecektir.” Gazete, daha sonra Ayşe Çavuş’un vatana ve millete olan sarsılmaz sadakatinden bahsediyor: “Çavuş’un bu bağlılık hissi ailesinin bütün fertlerine de sirâyet etmiş görünüyor.

Diyor ki: “–Biz Sakarya’da harbederken Ankara’daki kızlarım (Ankara’da üç kızı vardı) belki korkarlar diye Paşa Hazretleri (Mustafa Kemal Atatürk) onları Kayseri’ye sevk etmek istedi. Fakat gitmediler. Dediler ki, “Biz Ankara’dan ayrılmayız. Şayet anamız şehid olursa yerine biz geçeceğiz, muhârebeye gireceğiz”. Dikkat ettik, çavuş bu sözleri büyük bir zevkle, derin bir iftihar hissi ile söylemişti. Bütün fertlerini fedâkârlık hissi doldurmuş bu aileden pek tatlı ve civanmert bir eda ile bahsetmiştir.

Düğünü bozup da gelemem

Ankara’ya ne vakit gittiğini sorduğumuzda, Çavuş bizi güldürmüştür. Demişti ki: Ben ilk silâha sarıldığım sırada Salihli’de harp ederken Mustafa Kemal Paşa haber almış beni Ankara’ya istedi. Ben o sırada muharebeden nasıl ayrılabilirdim. Haber gönderdim ki: “Ben şimdi düğünü bozup da gelemem.” Nihayet harpten sonra Ankara’ya geçtim ve Büyük Başkumandanımızla konuştum...

Ayşe Çavuş, 58 yaşında olduğunu söylemekle birlikte dinç ve çok çevik görünüyor, gözlerinden cesaret saçılıyor; biri omzundan, diğeri diz kapağından, üçüncüsü de üstünden girip altından çıkmak üzere ayağından üç yarası olduğu halde bunlardan âdeta bir eğlence gibi pek hafif bahsedip geçmiştir. Bu muhterem kadın tekrar veda ederken Salihli’de aldığı Çavuşluk rütbesine alamet olarak taşıdığı çifte kırmızı şeritlere hürmetini ifade eder bir vaziyette, dirseğini ileri doğru biraz yükselterek bir selâm vermiştir.

Araştırma: Oğuz KÖROĞLU
Kuva–yı Milliye devrinde en çok adı işitilen kadın kahramanlardan biri de, Fatma Seher Hanım’dır. İsminin başındaki “Fatma” dan dolayı “Kara Fatma” diye bahseden kaynaklar da vardır. Fakat O, daha ziyâde “Fatma Seher” olarak tanınmıştır.


Fatma Seher Hanım’ın Kuva–yı Milliye devrinde vakî hizmetlerine dâir Harp Tarihi Encümeni Arşivi’nde hayli vesika vardır. Hisarcık’ta Kaynarca mıntıkası kumandanı Naim imzalı ve 27 Ağustos 1920 tarihli Süvâri Livasına (Tugayına) yazılan raporda:

“..Fatma Seher Hanım’ın cepheden geri gelen efrat üzerindeki tesiri her türlü takdirin fevkindedir...” denilmektedir. Bu yazıya karşı gönderilen cevapta ise; “Bugünkü harekâtta pek çok yararlığı görülmüş olan Fatma Seher Hanım’a çok teşekkür ederim” kaydı vardır.

Ayrıca 26–27 Ağustos 1921 tarihli ve 193 sayılı Liva Ta’mimi ile de Fatma Seher Hanım bütün efrat ve zâbitana karşı alenen takdir edilmekte ve kahramanlıkları örnek gösterilmektedir......





BİR KADIN ZABİT

Kuva–yı Milliye’nin en meşhur kadın kahramanlarından biri olan Fatma Seher Hanım harb nihayetlerinde, memleketi olan Erzurum’a gitmek üzere yola çıkmıştı. Güzergahta bulunan Trabzon’da bir hayli kalmış ve burada yayınlanmakta bulunan “İstikbal” Gazetesi’ne sergüzeştlerini bizzat anlatmıştı. Onun şahsiyet ve mücadelelerinin aydınlanması mevzuunda son derece ehemmiyetli malûmatı ihtiva eden bu röportajı aynen ve fakat çok cüz’i bir sûrette sadeleştirerek arzediyoruz:

“Geçen hafta içinde, İnebolu’ya uğrayan Fransız vapuru oradan, kendisini görenleri hayrette bırakan harikulâde bir şahsiyete sahip bir yolcu almış, Trabzon’da bırakmıştır. Bu yolcu, bir zabittir. Başındaki turuncu kefiyesi, TBMM ordusunun serpuş nümûnesine uymayan bu zabitin yakasında nefti bir müselles (üçgen) içinde iki yıldız, elinde gümüş saplı bir kamçı, ayağında zarif botlar vardı. Bu zabit, ufak tefek yapılı, bir bölük kumandanıdır. Adı, Fatma Seher Hanım’dır. Bir ecnebi, bu satırları okuduğu zaman ki bilir ne kadar hayret edecektir.

Bir zabit... kadın bir zabit... Bilmem dünyadaki bütün orduların içinde bir kadın zabit var mıdır? Bu kadın üç senedir, bir düzine Yunanla harb eden eski bir çeteci ve bir senelik bir ordu zabitidir. Bu, ufak tefek kadının erkek elbisesi içinde taşıdığı çok kahraman, aynı zamanda çok mütevazi gönlünü, ah bir görüşüp anlasanız...



VATANIN BAĞRINDA NAMAHREM ELİ
Kocası, Vanlı Ezdeşin Bey idi. Büyük Sarıkamış kavgasında şehid düşmüştü. Edirne’de 5. fırkada iken karısı yanında idi. Kendi Kafkas’ta, harbe giderken karısı Edirne’de çocukları ile kalmıştı. Mütârekeye kadar, Edirne’den çıkmadı, mütareke olunca İstanbul’a geldi. Oradan, Konya–Diyarbakır tarikiyle Van’a, babası meşhur aşiret reisi Yusuf Abdal Ağa’nın yanına gitti. Vatan o günlerde derin, karanlık bir girdaba doğru, durmamacasına yuvarlanıyordu. Ne taze gelinlerde neşe, ne de, bir ayağı çukurda olan ihtiyarlarda ruh istirahati vardı.

İngiliz zabitleri, üç taraftan sınırları aşmış hey’et halinde Şark hududuna doğru ilerliyorlar, her şeyi de Türk Hükümeti’nin nüfuzunu alaya alarak idare makinesine elkoymuş bulunuyorlardı. Kimi yerde Rumlar, kimi yerde Ermeniler, kimi yerde her iki unsur birden binlerce seneden beri şerefine yan bakılamamış asil Müslüman ve Türk’e hakaret ediyorlardı.

Şehid binbaşı karısı, Van’da, daha epey uzakta idi. Lâkin, için için yanıp tutuşmaya başlamıştı. Asabi, hasta, sert olmuştu. Birgün geldi ki, kadınlık hilim ve sükunundan kendisinde eser kalmadı. O günlerde, evvela “Trabzon Kongresi” daha sonra “Erzurum Kongresi” akdediliyordu. Erzurumlu Âişe Hanım’ın kızı artık daha fazla duramadı ve birgün kardeşi Mehmed Çavuş’la birlikte teşkilata adam toplamaya koyuldu.

Az zamanda yüz–yüzelli kişi kadar toplandı. Fatma Seher Hanım bu sırada dokuz yaşindaki kızı Fâtıma ile Istanbul’a geçti. Oradaki kardeşi Süleyman’ı da yanına aldı. Ve bir gün, Istanbul’dan onsekiz tüfek de kaçırarak Alemdağı yoluyla az evvel ta Van’dan yüzelli kişilik çetesiyle gelen kardeşi Mehmed Çavuş’la Izmit civarında Taşköprü’de iltihak etti.

BEN KARA FATMA’YIM
Bir cuma gecesi Beşevler civarında kâin Kabakça’dan soluk soluğa bir adam geldi. Bir numaralı çete reisi Mehmed Çavuş’a bir imdat mektubu getirdi. Köylü iki gözü iki çeşme anlatıyordu:

“–Bizim köyden Mehmed’i bu gece gerdeğe koyduk. Tam bu sırada, köyümüzü bir Rum ve Ermeni çetesi bastı, eve girdiler, zavallı Mehmed’i bağladılar. Zevcesini de perişan ettiler. Gavurlar... Gavurlar...

Köylünün nefesi tutuldu. Sonunu söyleyemedi. Nihayet hıçkırarak bağırdı:

“–Kara Fatma, Allah aşkına, din aşkına imdat ! Yetiş Kara Fatma, ırzımıza düşman tecavüz etti.”
Ertesi gün, kaç zamandır Davulcular ormanında gizlenmiş olan yüzelli kişilik çetesinin başına geçen Kara Fatma; Gülbahçe, Mecidiye, Orhaniye, Arpalık köylerinin imam ve muhtarlarıyla, ileri gelenlerini ormana celbettirdi. Onlara:

“–Ben Kara Fatma’yım. Ermeni jandarmalarının (!) sizden her ay aldıkları iki yüz lirayı bundan sonra vermeyeceksiniz. Sizin ırzınızı, malınızı ben bekleyeceğim.”

Köylüler memnun döndüler. Kara Fatma artık kendini meydana vurmuştu... Kara Fatma yanına onyedi kişi aldı, gözlerini kan bürümüş köylüye:

“–Düş önüme” dedi. Çıkıp gittiler.

KARA FATMA’NIN İMDADI
Kara Fatma, onyedi kişiyle Kabakça’yı sardı. Zalimler, köyün bütün genç kızlarını gelin evine doldurmuşlar, nara atarak, hora teperek eğleniyorlardı. Iffetli Türk kizlarının boğuk feryatları bu habis gürültüler arasında o kadar yanık, o kadar tüyler ürpertici bir halde geliyordu ki... Onyediler Kara Fatma’nin komutasını sabırsızlıkla bekliyorlardı. Tam bu sırada, evden iki haydut çıktı. Bir kızı saçlarından tutmuşlar, avludaki samanlığa doğru sürüklüyorlardı. Samanlığın kapısı önüne geldikleri zaman, Sabancalı Murad ve Mecidiyeli Musa Çavuş ile Kara Fatma’nın oğlu Seyfeddin uzaklardan yetiştiler ve iki haydudu hakladılar.

Talihsiz kız, düşüp bayılmıştı. Evin içindekiler ise samanlık önündeki hadiselerden bihaber, vicdan sızlatan eğlencelerine devam ediyorlardı. Bir ara, birkaç haydut daha, iki kızı sürükleyerek evden çıkardılar, Kara Fatma da daha fazla beklemeyi faydalı bulmadı ve erkeklere garip görünen bir kükreyişle bağırdı:

“–Ateş!..”

ATEŞ HATTINDA ŞEHİT KARISI
Üç–dört gün sonra Ordu, İzmit üzerinden taarruza başlayınca, Kara Fatma da orduya katılarak Kuva–yı Milliye’nin kahraman askerleriyle birlikte düşmana karşı savaştı dört gün boyunca. Bir yandan, harbediyor, bir yandan da yaralanan askerlerin yaralarını sarıyordu.

12 Haziran 1921’de ordu ile beraber muzafferen İzmit’e girdi. Orada 12 gün kaldı. 13. gün kıtasıyla İznik havalisine Avdan Yaylası’na gitmesi emrini aldı. Kendisi hasta idi, kardeşi ile maiyetindekiler gittiler. Kendisi de onbir gün zarfında iyi olur olmaz Oğul Paşa’da kıt’asına katıldı

29 Ağustos 1921’de düşman, Kara Fatma’nın tuttuğu cepheye; Kaynarca, Bereket Karadin üzerinden taarruza kalktı. Harp kaçınılmaz oldu. Birinci gün onbir saat, ikinci gün dokuz saat devam etti. Kara Fatma sol kolundan, oğlu sağ ayağından yaralandılar. İkinci gün akşam üzeri, Yunanlılar dört saat geriye çekildiler. Kara Fatma muzaffer olmuştu...

ONBİR YAŞINDAKİ KÜÇÜK FATMA
Fatma Hanım mücahedeye atıldığı zaman dokuz yaşındaki kızı da yanında idi. Fatma Hanım anlatıyor:

“–Bu kız da deli midir, nedir bilmem şimdiye kadar yanımdan hiç ayrılmadı. Onu ekseriya İzmit’te bırakıyordum, fakat durmuyor, neferlerin peşine takılarak tâ siperlere kadar geliyordu. Kaç defa harb ederken bana ve askerlerime mataralarla su taşımıştır. Bu çarpışmada zavallı kız sağ elini kaybetti. Şimdi İzmit’tedir” diyor.

Fatma Hanım bu defa izinli olarak Ankara’ya geldiğinde kızı bir mektup yazdırarak ona göndermiş, mektubunda kendisinden küçük bir tabanca isteyerek, “Sağ elim yok ama, sol elle pek güzel atıyorum anne!” diye yazmış. İzmit’te, Yakın Şark Yardım Heyeti Reisi birgün kendisinden bir fotoğrafını çıkarmaları için müsaâde talep etmiş. Fatma Hanım tabiî müsaâde etmiş. Fotoğrafı alındıktan sonra Amerikalı kendisinden bu hediyesine mukabil ne hediye edilirse memnun olacağını sormuş. Fatma Hanım,

“–Hani onbeşli Ingiliz filintaları vardır” demiş. “Onlardan bulamadım, hediye edersiniz, nihayetsiz dereceke makbule geçer.”Amerikalı; yüzük, bilezik, küpe yerine silaha, bombaya meyli olan bu kadının karşısında cidden hayrette kalmış. Ancak, o silahtan bulamamış da, iki tâne saplı Ingiliz bombası hediye etmiş.

BEN KADINKEN İYİ DİKİŞ DİKERDİM
Fatma Hanım; yürüyüşü, gezişi ve muaşereti itibariyle tam anlamıyla asker bir karaktere sahip olmuştur.. Filhakika askerlik onun ruhuna işlemiştir. Şu sözler kendisine aittir: “Ben kadınken iyi dikiş dikerdim”...

Hakikaten kadınlığı onun için bir mazi idi artık. Ancak, bir annede bulunması gerektiği kadar da şefkatlidir. Mecazlarında, kinâye ve istiârelerinde muhayyilesine hakim olan bütün timsaller hep askerdir. Birgün karargâh zabitlerinin güçlüğünden bahsederken “Menzil, posta beygiri gibi bir yerde durmuyor ki “ demiştir. Fatma Seher Hanım’ın Trabzon İstikbal Gazetesinde yayımlanan bir röportajında nereye gideceği, cepheye ne zaman döneceği, harpten sonra da asker kalıp kalmayacağı sorulduğunda:

“–Kırk gün izinliyim, buradan evvela Erzurum’a gideceğim. Üç senedir görmediğim ana ocağıma şöyle bir hal hatır soracağım. Oradan Sarıkamış’a varıp Kazım Karabekir Paşa Hazretlerine hürmetlerimi arzedeceğim. Van’a kadar ya giderim ya gitmem. Orası uzaktır. Olur da günümü geçirirsem mes’ul olurum. Hoş, kumandanım çalışanlara pek bir şey demez, beni sever, ama nemelâzım. Bir saat evvel işbaşına dönmeli. Ya ben varmadan taarruz başlarsa!.. Benim üç senedir harbettiğim yerlerde ne tâze kızım, ne taze gelinim, ne de dikili fidanım var. Fakat, bütün Türkiye benim toprağım. Ve bütün Türkler benim kızım, kardeşim, babam. Ah şu, vatan uğruna gaza etmenin tadını tatmak yok mu?..”

Araştırma: Oğuz KÖROĞLU
Türk milletinin kadınlarının ; analığı , eşliği , vatan sevgisi , din sevgisi , dostun düşmanın takdir ve kıskançlıkla bildiği üstün vasıflarıdır. Üstün vasıflarıdır diyoruz


çünkü , hiçbir millet , Türk milletinin çıkardığı gibi yüksek karakterli kadınları yetiştirmemiştir. Vatan savunmasında , bebeğinin üzerinden örtüsünü alıp mermiyi saran kadınlar , Türk kadınlarıydı. Eşinden başkasına gözü ilişmeyen , iffet anıtı kadınlar , Türk kadınlarıydı. Yavrusu için didinen , evi ocağı için çabalayan kadınlar , Türk kadınlarıydı.

Kadîm Türk yurdu Doğu Türkistan , taklit ve sağlığa zararlı mallarıyla batıyı ele geçirme çabasındaki Kızıl Komünist Çin’in işgalinde. Kök yurdumuzdaki canlarımız , ardımızda bıraktığımız akrabalarımız , işkencelerle öldürülüyor.

Uygur Türkçe’si yasak , İslâm dininin gereklerini uygulamak katledilme sebebi..Bu yazımda , Çin zulmune başkaldıran bir kadından , bir anadan bahsedeceğim. Hepimizin anası Rabia Kadirden.....


Onun ilk resmini , Celalettin Batur beyin hazırladığı Hürgökbayrak sitesinde görmüştüm. Mehmet Emin Batur beyin kitaplarının hayranı olarak , sitelerini ziyaret etmeden güne başlamam..Yıllardır , milliyetçi çabalarını hayranlıkla izliyorum. Tanrı , kalemlerine güç , ömürlerine bereket versin. Rabia anamızın , başında ak bir örtü vardı. Yarı açık bağladığı o örtüyle yüzü , güneş gibi parlak duruyordu. İmrenerek baktım.

Fotoğrafının yanına yazılan haberi okuyunca , onun 8 yıldır Çin hapishanelerinde tutsak olduğunu , kalp rahatsızlığı da dahil bir çok hastalıkla birlikte yaşıyor olmasına rağmen , günlük alması gereken ilaçlarının kasıtlı olarak verilmediğini okudum. Öyle içim acıdı ki.. Yaşı ilerlemiş , on bala sahibi bir Türk anası , Çin hapishanelerinde psikolojik ve fiziki işkenceyle ömür alıyordu. Ailesinde kalp rahatsızlığı olan biri olarak , kullanması gereken ilaçları almadığında , yaşayacağı sağlık problemlerinin acısını bilirim.

Kalp hastalığı , öyle tahmin edildiği gibi hemen değil , acıyla öldürür. Göğüs ağrısı ve çarpıntının verdiği sıkıntı , insanı yerden yere çalar..Rabia anamızın yaşadığı bu acıları tahmin edebilmekten geri Çinliler , onu ‘devlet sırrını dış ülkelere kaçırmak’ suçlamasıyla zindana koymuştu..Rabia hanım , analığının yanında , güçlü bir iş kadını. Çin’in en zengin kadınlarından biri. Vergi rekortmeni olarak , dünya sıralamasında yer sahibi.

Yani , Türklüğün yüz akı , şerefli bir evladı..Çin devletine Çinlilerden daha çok faydası dokunmuş , kurduğu işletmelerde kadınları çalıştırarak kadın dayanışmasını sergilemiş , milli bağımsızlık ülküsüyle yüreğinde din sevgisini barındırmış Rabia Kadir’e yönelik suçlamalar , tipik Çin komedisidir. Gazete bayilerinde satılan , sıradan günlük yerel gazetelerden birkaç tanesini alarak havaalanına gelen Kadir , kocasının yanına Amerika’ya gidecekken , Çin zindanlarına konulur.

Hem de , havaalanı polisince tartaklanarak , yerlerde sürüklenerek..8 yıllık hapisliği zamanında , eşi Sıdık Rozi bey ve evlatları Amerika’da yaşamlarını sürdürdü. Nankör Çin , ülkenin en zengin kadınını hapislerde çürütmeye uğraşırken , Uygur teşkilatlarının girişimleri zamanla netice verdi. Amerika Birleşik Devletleri , Çin’e baskıyı arttırdı.

Nihayet , geçtiğimiz yıl Rabia hanım serbest bırakıldı. Sevgili ablam Gülşen hanımı arayarak , bu haberin sevincini paylaştık. Uygur Türk’ü olan değerli ablamın sesi , ağlamaktan kısılmıştı..Dile kolay , 8 yıl Çin hapishanesinde kalmış , 60 yaşına yakın bir ananın acılarına ortak olmak...

Eşi Sıdık Rozi beyin , Rabia hanıma öyle bir sarılışı vardı ki , eminim , en yüreksiz insanın bile içi kıyılmıştır..Eş sevgisini bilen insanlar için , eşten ayrı kalmak ızdırâbın katmerlisidir. Sıdık Rozi beyin eşine sarılışındaki duyguları , eşini çok seven benim gibi biri çok iyi anlar..

Rabia hanım tutuklandıktan sonra , Çin içindeki bütün mal varlığına devlet kanalıyla el konulmuş , kullanma ve değerlendirme hakları ellerinden alınmıştı. Mali olarak çökertmeye çalıştıkları Kadirlerin suçu , Uygur Türk’ü olmaktan başka bir şey değildir..

Bir kadın için , hapiste kalmak , psikolojik bir yıkımdır , işkencedir. Rabia hanımın 8 yıl hapislik çekmeye dayanması , onun iradesinin , psikolojisinin ve manevi gücünün ne kadar büyük olduğunu gösteriyor.

Türk kadınlarına ibret , örnek , önder olan günümüzün Dilşad Hatun’u Rabia Kadir anamızın ellerini , bu vesileyle öpüyorum..Her zaman seninleyiz ulu Türk milletinin yiğit anası ..

Müge Ç.K
8 Mayıs 1920 tarihinde Pozantı’ya sıkıştırılan Fransızlar çok kritik bir duruma düşmüşlerdi. Zira, etrafı kuşatmış olan Türk kuvvetlerinin yapacakları taarruz, kendilerinin yok edilmesine sebep olabilirdi. Fransız kumandanı buhranlı dakikalar geçirmekteydi. Bu sırada, bir Hızır gibi yetişen genç bir Türk kadını, güya ufak bir ücret mukabilinde Fransızları bu müşkül durumdan kurtarmayı kabul etmişti... Kendilerine sözde kılavuzluk ederek Türkler tarafından ihmal edilmiş bir istikâmetten onları selâmete çıkaracaktı.

Kararlaştırılan saatte harekete geçen Fransızlar; gece karanlığında –güvendikleri bu Türk kadının kılavuzluğunda– onlar için meçhul bir semte doğru gidiyorlardı. Güneş ışımağa başlayınca kılavuzların ortada görülmediğini farkeden Fransızlar o civarın en ârızalı bir yerine, Karaboğazı’na sıkıştırdıklarını büyük bir acı ile anlamakta gecikmediler. Ama, iş işten geçmişti. Tam bu sırada, başlayan Türk taarruzu vaziyetin vehametini büsbütün arttırmış ve Fransızlar için tek ümit, Karaboğazı’nı vurup geçmek olmuştur.

Ancak bu hareketin başlaması ile beraber çok kuvvetli bir yaylım ateşine maruz kalan Fransızlar’ı, bu baskını yapan müfrezeye bir kadının kumanda ettiğini dehşetle görmüşlerdi. Bu kadın, kendilerine kılavuzluk eden kadından başkası değildi. Ve onun cesaret ve mahareti sayesinde bu Fransız kuvveti tamamen esir edilmiş, küçük de olsa bir çıban ortadan kaldırılmış oldu.
Sayfa: 1 2
Referans URL